inal%252017%2520tv%25202_edited_edited.j
INTERVIEW. VIDEO INTERVIEW. ALBUM REVIEW
'Kapalı Maraş nereye, kime açıldı'

BIR+BIR

Interview (2021)

Rahme Veziroğlu

Five of My Life

TANZGEMEINSCHAFT

Interview (2018)

Claudio Capo

Paradise Lost

(unpublished)

Album review (2018)

Mete Hatay

'Başarı Yolunda İnal Bilsel'

KARAKÖY MONO

Video interview (2017)

Ozan Tezvaran

TALES FROM THE FUTURE

UZUNÇALAR

Video interview (2016)

Naci Bayramoğlu

'Her bir üretüm kendi içinde küçük bir dünya'

YENİ DÜZEN

Article (2020)

Hasan Yıkıcı

'İnal Bilsel  ile röportaj'

GAİLE

Interview (2018)

Yılmaz Akgünlü

Paradise Lost

KIBRIS

Intervıew (2018)

Murat Obenler

İnal Bilsel ve Kaybolan Cennet'
 

HAVADİS KIBRIS

Interview (2016)

Rahme Veziroğlu

KENDI MÜZİĞİMİZİ YAPIYORUZ

HAVADİS KIBRIS

Interview (2012)

'Başarı Yolunda İnal Bilsel'

GELECEĞE İLHAM VER

Video interview (2021)

Paradise Lost

RIK

Video interview (2018)

Vasvi Çiftçioğlu

Paradise Lost

GAİLE

Film analysis (2017)

Evren İnançoğlu

Tales From The Future

AVANT GARDE

Article (2017)

Paris Dimitriadis

A New Beginning

GAZEDDA KIBRIS

Album review (2020)

Mete Hatay

Paradise Lost

MAGAZINE SIXTY

Album review (2018)

Greg Fenton

'Kaybolan Cennet: İnal Bilsel'
 

KARAKÖY MONO

Interview (2017)

Ozan Tezvaran

'Bir müzik elçisi: İnal Bilsel'

NORTH CYPRUS

Article (2016)

Tağmaç Çankaya

 
 

BIR + BIR
Söyleşi: Rahme Veziroğlu

6.01.21

 

 

Türkiye’nin pazarlık kozu olarak 1974’ten beri kapalı tuttuğu Maraş (Varosha) bölgesi 46 yıl sonra ani bir kararla, kısmen de olsa, 7 Ekim 2020’de açıldı. Kıbrıs’ın cumhurbaşkanlığı seçimi arifesindeki bu sürpriz hamlenin perde arkasında nelerin olduğu tartışıladursun, “görkemli” açılışı üç yıl önce “Paradise Lost” adlı albümünde kâhin misali anlatan Mağusalı müzisyen İnal Bilsel’den Maraş’ı, Kıbrıs’ı ve sanat-zaman ilişkisini dinliyoruz.

Uzunluğu 6,5 kilometreyi bulan bir sahil şeridi… 60’ı apart, 105 otel, 3500 irili ufaklı işyeri, 21 banka şubesi, 99 eğlence mekânı, 25 müze, 24 sinema ve tiyatro salonu, 4470 ev, 130 resmi daire, 9 kilise, bir mezarlık, 8 okul… Bütün bunlara ek olarak 380 inşaatı tamamlanmamış bina… Burası, Kıbrıs’ın Mağusa kentinin yanı başında, tam 46 yıldır dikenli tellerle çevrili bir şekilde akıbetini bekleyen Maraş bölgesi.

1960’lardan 1974’e dek Maraş (Varosha) Akdeniz’in en popüler tatil bölgelerinden biriydi. 1973 rakamlarına göre, Maraş tüm Kıbrıs adasının turizm gelirinin neredeyse yüzde 60’ını tek başına sağlıyordu. Yılda bir milyonun üzerinde turist ağırlayan bölgede 40 bine yakın yerleşik nüfus vardı. Yatak kapasitesi 10 binin üzerindeydi ki, Türkiye’nin o yıllarda tüm Ege ve Akdeniz sahillerindeki yatak kapasitesi bunun altındaydı. 1974’teki savaş kentin kaderini tamamen değiştirdi.

Savaşın hemen ardından, 1980’lerde Mağusa’da dünyaya gözlerini açan kuşak ise bir “hayalet şehir” olarak tanıdı Maraş’ı. Artık bölünmüş Kıbrıs’ın en kritik müzakere unsurlarından biri olarak sadece Türkiye ordusunun erişimine izin verilen, dikenli tellerin ardında girilmesi yasak bir alandı.

Savaşın hikâyesi ayrı, ama 1974’ün ağustos ayında, tabağında yemeğini yarım, kapısını aralık, yatağını toplanmamış bırakarak Ada’nın güneyine doğru kaçan Maraşlı Rumların 46 yıl boyunca değil geri dönmek, evlerini bir daha görememiş olması yaşamı etnik kimlik üzerinden okumayan, acı ve travmayla yüz yüze geldiğinde savunmaya geçmek yerine empatiyle yaklaşabilenler için katlanarak büyüyen bir yük olagelmişti.

Onca yılın ardından, geçtiğimiz ekim ayında beklenmedik bir gelişme yaşandı. Kritik cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yapılacağı hafta tartışmalı bir kararla tam 46 yıldır kapalı olan bu “hayalet şehir”in bir bölümü asker kontrolünde ziyaretlere açılıverdi.

Maraş bölgesinde ve Rum evlerinde büyüyenlerin farklı bir deneyimi var Kapalı Maraş’a dair. Halının altına süpürülmüş hikâyelerin içinde büyüdük. Belli bir yaşa geldikten sonra, “Acaba o ev kime aitti? Şu an yaşıyor mu? Nasıl hayallerle o evi yapmıştı?” gibi sorular bir yük gibi taşınan bir şey haline geldi.

***

Maraş ve onun gibi daha birçok detayda saklı adamızın vaziyetini bir kez daha takım elbiseli adamların, inceliksiz üslupları içinde konuşmak zorunda bırakıldık. Zaten dar olan hareket alanlarımızın zemini de balçıkla kaplanır hale geldi bir anda.

Biz Kıbrıslıların karmaşık varoluşsal durumunun müzikal karşılığını ince ince işleyerek “yerelden evrensele, bireyden kozmosa” bir köprü oluşturan Mağusalı besteci İnal Bilsel eserleriyle birçok politik kodla yüklü bu atmosferin dışına çıkarak daha özgür noktalardan bakabilmemizi sağlıyor yıllardır. İnal yaklaşık üç yıl önce, Sony Music –Epic İstanbul etiketiyle yayınlanan Paradise Lost (Kayıp Cennet) albümünde kıyamet-sonrası dünyada Kapalı Maraş’a dair neredeyse “kehanet” denebilecek bir kurgu yaratmıştı. İnal Bilsel’le Mağusa’yı, Kapalı Maraş’ı, Paradise Lost’u, sanat- zaman ilişkisini ve bilimkurgunun güncelliğini konuştuk.

Kapalı Maraş’ın esas sahibi Kıbrıslı Rum yurttaşlarımıza iadesini, onların yaşadığı travmalar ve oraya dair hafızalarını konuşuyor ve doğal olarak çözümü de hakkaniyeti de terazinin bu yönüne yüklüyoruz. Tabii ki pusulamız empati, başkasının acısını görebilmek, sorumluluk üstlenebilmek. Bunların yanında, 1974’ten beri günbegün çürümesine şahitlik yaptığımız bir yerden söz ediyoruz. Mağusalılar olarak hepimizin Kapalı Maraş’ın dikenli tellerine, sınırlarına dair anısı çok. Şehrimizin bütünlüğünü dikenli tellerle, askeri tabelalarla ve türlü yasaklarla birçok farklı noktadan tekrar tekrar bozan, bize bu bütünlüğü hem unutturup hem de yeni bütünlükler kurmamıza engel olan bir yerden bahsediyoruz. Özellikle savaşı yaşamadan Kapalı Maraş’ın komşusu olarak büyüyen Mağusalılar için ne ifade ediyor orası? Toplumsal hafızamıza nasıl etkileri oldu bunca yıl?

İnal Bilsel: Kişisel sormadın, ama oradan başlamalıyım. Mağusa’da benim çocukluğumun geçtiği ev Kapalı Maraş sınırındaydı. Tam evin arkasında bir okul var, okulun arkasında da sınır. Direkt sınırın içinde büyüdüm yani. Kaldığımız ev de “üniversite lojmanı” olarak adlandırılan bir Rum eviydi. İnşaatı yeni bitmiş bir apartman. Küçükken bu durumu pek anlamlandıramadığımı hatırlıyorum. Belli bir yaşa geldiğimizde, kaldığımız yerin Rumların yapıp geride bırakmak zorunda kaldığı evlerden biri olduğu anlatıldı bize. Kapalı Maraş sınırıyla ilgili de bize en çok söylenen şuydu: “Sınıra yaklaşmayın, arkasında asker var, telleri geçmeyin.” Çünkü bizim oyun alanımız tam sınırdaydı. Orada geçmemiz gereken bir bariyer vardı. Ama bize öyle söylendiğinde sorguladığımız bir şey değildi bu. Özellikle o sınırda, Maraş bölgesinde ve Rum evlerinde büyüyenlerin daha farklı bir deneyimi var Kapalı Maraş’a dair. Savaşı yaşamamış olan, ama hemen ertesine doğan ‘80 kuşağı başka bir psikolojiden geçti. Anlam veremedikleri bir durumdu. Halının altına süpürülmüş hikâyelerin içinde büyüdük. En azından benim çevremde böyleydi. Belli bir yaşa geldikten sonra, “Acaba o ev kime aitti? Şu an yaşıyor mu? Nasıl hayallerle o evi yapmıştı?” gibi sorular bir yük gibi taşınan bir şey haline geldi. Çocukluğumun bir döneminde, üniversitede akademisyen olanlara verilen bir tür ayrıcalık nedeniyle, ailece Kapalı Maraş’taki Ordu Evi’ne gidip yemek yediğimiz zamanlar da oldu. Hatta bir tanıdık aracılığıyla daha da derinlerine gitme şansımız oldu. “Deniz Evi” dedikleri, komutan eşleri ve çocuklarının zaman geçirdiği bir alan vardı, oraya gittiğimde çok daha fazla içine girebildim oranın gerçekliğinin: Oteller, evler, kapatılmış dükkânlar... Başlı başına bir şehir. İlk defa o zamanlar orayla ilgili fantezi dünyam derinleşmeye başladı ve orayı daha fazla gezip keşfetme isteği doğdu. Orada olan biteni biraz daha iyi kavradıktan, tarihi biraz daha irdeledikten sonra, artık bunu bir problem olarak hissetmeye, bir çözüme ulaşmasını arzulamaya ve bir askeri üs olarak kalmamasını istemeye başladım. Kıbrıslı Türk halkını, ya da liderlerini diyeyim, daha iyi tanıdıktan sonra, ne gibi potansiyellerin bizi beklediğini görmeye başladım. Bununla ilgili bir kara mizah yapma ihtiyacı duydum.

Maraş’ın açılacağını duyduğunda neler hissettin?

İnanılmaz derecede “anti-climax” bir olay gerçekleşti. Küçüklüğümüzden beri, benim ve benim jenerasyonumun taşıdığı bir hayal vardı: Orası büyük bir şenlik havasında açılacak! Bir çözüme varacak! İçim acıdı görüntüleri izlerken. Ama hiç şaşırmadım. Hep düşünürdüm ki, açılırsa ilk ben gireceğim. Çünkü orada büyüdüm, sınırında büyüdüm ve açıldığı gün görmek isterdim, orada olmak isterdim. Ama bu açılış şeklini hiç tasvip etmedim ve o yüzden de orada değildim. İki ay oluyor açılalı, hâlâ da gitmiş değilim. Gerçekten büyük hayal kırıklığı. Oraya hemen yepyeni, kapkara bir asfalt döktüler…

Tam olarak aynı duyguları ninemin evinde hissetmiştim. ‘90’lı yıllarda, ben 11-12 yaşlarındayken ninem vefat ettiğinde, evi atıl durumda kaldı. Bir süre sonra izinsiz, habersiz birileri o eve yerleşti. Eninde sonunda o ev sonra yine boşaldı. Aşağı yukarı 20 yıl geçmişti, ilk kez o eve tekrar girdiğim günü çok net hatırlıyorum. Eşimle oradan geçerken kapının açık olduğunu gördük ve bir heyecanla girmeye karar verdik. Girince kendimi hiç beklemediğim duyguların içinde buldum ve ağlamaya başladım tuhaf bir şekilde. Neden ağladığıma anlam da veremedim. İşte Maraş’ın açıldığı o görüntüleri izlerken hissettiklerim buna çok benzer hislerdi. Ninemin yatak odasının zemini küçük ahşap panellerle kaplıydı, öyle parça parça, parke gibi. İçeri girdiğimde onları söken ustalar vardı evde. Çünkü aile büyüklerinin bazı planları yönünde ev yenilenmekteydi. Bundan haberim yoktu ve hayatımda hiç görmediğim insanlar o parkeleri sert hareketlerle yerinden söküyordu. Varoşa’daki görüntüleri gördüğümde de olan buydu, o yepyeni, kapkara asfaltı gördüğümde çok bozuldum. Başkalarının taşıdığı duyguları es geçip, hiç düşünmeden çat diye müdahale etmeye cüret etmek, o duyguların da üstüne o asfaltı dökmek…

Bombalanmış binalar önüne saksılarda çiçekler…

Birçok kişi o günden utandı.

Bir taraftan da o gün bir şenlikmiş gibi lanse edilmeye çalışıldı, ama biz böyle tanımlanan bir şenliğin parçası hissedemedik kendimizi.

Geçmiş travmaların, negatif yaşanmışlıkların birliktelik içinde aşılmış olduğu bir psikolojide yapılsaydı ve orada beraber bir geleceğe bakabilseydik, ancak o zaman bir şenlik olabilirdi.

İşlerini yakından takip edenler mutlaka yakalamıştır, albümün için yarattığın kıyamet-sonrası dünya senaryosunda, bugün olanlara baktığımızda neredeyse bir kehanet diyebileceğimiz bir detay var Kapalı Maraş’a dair. Bunu biraz anlatabilir misin?

Fabulous Las Vegas ile West World’deki gelecekte zenginlerin Vahşi Batı’yı deneyimleyebilecekleri parktan ilham alarak “Fabulous Varosha” (Muhteşem Maraş) isimli bir marka yarattım. Atom bombasının patladığı kıyamet sonrası bir dünyanın nasıl olduğunu merak edenlerin bilet alıp girerek bu kıyamet-sonrası senaryosunu deneyimleyebileceği bir yerdir “Fabulous Varosha”. İçeride zehirlenme riski nedeniyle geçemeyeceğin bariyerler, giremeyeceğin yerler de var. Orayı böyle bir park olarak kurguladım. Albümde bir nükleer savaş söz konusu ve “Fabulous Varosha” hâlâ orada duruyordur ve artık bir yerleşim yeri haline gelmiştir. Ama bu yerleşenler oranın ne olduğunu, tarihini bilmiyor. Bazı kartlar bulurlar, reklam broşürüne benzeyen, ama bilgileri bununla sınırlıdır. Paradise Lost’taki senaryo böyle.

Paradise Lost’un çıkmasından üç yıl sonra, bugün Varoşa’da “hüzün turizmi” yapmayı planladıklarını açıklayan yetkililerin, moda ve düğün fotoğraflarının, video kliplerin çekildiği bir ortamda bulduk kendimizi. Şaşırtıcı oldu mu öngörünün bu derece gerçekleşmiş olması?

Açıkçası şaşırmadım. Hep merak ettiğim, ne olacağını sıkça sorguladığım bir konuydu. Hükümetleri, atılan adımları, verilen başka kararları gördükçe, olası sonuçlar daha da belirginleşmişti benim için. Böyle olmasa şaşıracaktım doğrusu. Adanın her iki tarafından sanatçıların beraber üretip kuracakları bir sergiyle, bir konserle, önceden hayal ettiğimiz gibi bir şenlikle açılmış olsaydı işte o zaman diyecektim ki, bir çağ atladık. 20. yüzyıl ortalarındaki bilimkurgu bu çağın geleceğini öngörürdü. Bu o zamanlar insanlara çok uzak gelen bir şeydi. Bu yüzden daha fantastik, hayal gücünü besleyen dünyalar sunardı. Günümüzdeki bilimkurgu olasılığı çok yüksek şeyleri, yarın olabilecekleri sunuyor. Bu yönüyle de insanı korkutuyor.

Çalışmalarında nostalji temalarını fütüristik senaryolar içinde işleyerek sanatın zamansızlığına ya da özgür-zamanlılığına da zihin açıcı atıflarda bulunuyorsun. Aynı anda hem birkaç adım ileride hem birkaç adım geride yaşayabilen bir zaman yolcusu olarak üretim yaptığına ve performanslarına katılanlar da –izleyici veya dinleyici demek yetersiz kalıyor– bu yolculuğa kolektif bir şekilde dahil olarak, geçmişin yükünden, geleceğin korkusundan kısa bir süre de olsa sıyrılabiliyor. Bugünün dünyası sürekli bir ritmik bozukluk, bir “diskroni” ile tanımlanır halde. Buradan hareketle sanatsal düşünce ve üretimine dair neler söylemek istersin?

Az önce bahsettiğimiz albümün çıkış nedeni tamamen şu aslında: Kişiliğimi ve yaptıklarımı sürekli sorguladığım bir dönemden geçiyordum. Cevapları da sürekli küçüklüğümde arıyordum. Bu sorgulamalar gitgide bir yüke dönüştü. Geçmişi sürekli bir yük olarak taşıdığımı hissetmeye başladım. Bu yükü atabilmenin yolunu Paradise Lost’u yaparak bulmaya çalıştım. Bunu paylaşmak istedim. Sanatın bana bu şekilde yardımı olduğunu söyleyebilirim. Tabii şimdi sorulabilir: “Peki, rahatladın mı?” Bir miktar evet. Artık çocukluğumu çok fazla sorgulamıyorum. Kapalı Maraş konusuyla ilgili hislerimi, düşüncelerimi içimden attım. Artık o konuyla ilgili söyleyebileceğim yeni bir şey yok. Bu şekilde çözümleneceğini tabii ki bilmiyordum, ama ürettikçe içeride daha fazla yer açtım. 

 

Belki de bu yüzden Kapalı Maraş’ın “açılacağı” ilan edildiğinde çoğu insanın yaşadığı türbülansı yaşamamış olabilirsin.

Evet, gerçekten de çevremizde yaşanan türbülansı yaşamadım.

İşte bu noktada sanatın zamansızlığı ve özgürleştirici etkisi yatıyor galiba. Sanatın dış dünyada, politikada, iktidar savaşlarında olan bitene dair, onları yok saymadan özgürleştirme gücüne sahip olmasının bir örneği. Aktivizm genel anlamda bir politik karşıtlık üzerine mücadele olarak anlaşılıyor, ama özgürleşmek ve biraz da reaksiyonerliğin dışına çıkabilmek adına, içinde taşıdığı düşünce biçimi ve algı açısından sanata daha fazla yer açılması çabası çok önemli. Böyle bir sanat aktivizmi mümkün mü sence? 

Hiçbir zaman ilk bahsettiğin anlamda bir aktivizm damarım olmadı. Albümde Kıbrıs’a dair birçok tema var, ama bu temaların üzerlerinde taşıdığı politik söylemlerin çizgilerini, kasıtlı olarak titizlikle aşmamaya, bu temalara dair dinleyicinin de kendi sözünü, kendi duygusunu, algısını deneyimleyebileceği bir denge kurmaya özen gösterdim. Bazı şeyleri kendin keşfettiğinde veya deneyimlediğinde daha manalı olur, daha fazla yer eder, daha kalıcı olur... 

Yaptıklarının kalıcılığına verdiğin önemin dürtüsü ne sence?

Yaptığım her şeyin belgelenmesi, insanların yaptıklarıma erişilebiliyor olması, evet, benim için önemli. Bunun içinde sanırım insanın bir şeyler bırakarak ölümsüz olma dürtüsü var. Herkes bunu sanatla yapmıyor belki, ama türlü şekillerde mutlaka kendisini gösterir. Herkesi huzursuz eden bir eksiklik hissi var. Bunun farkına varamayıp bir şekilde ifade etme yolunu bulamayanlar ciddi problem yaşıyor bence. Bilinçli bir şekilde sabah uyanıp “bu dünyaya ne bırakacağım” diye düşünmüyoruz, ama bilinçaltımızda yatan bir dürtü bu ve bu dürtü tatmin edilmezse bizi huzursuz ediyor.

Çalışmalarında sıkça bilimkurgu senaryoları kullanıyorsun. Günümüzde, özellikle 2000’li yıllardan sonraki bilimkurgu işlerine bakıldığında, geleceğin giderek yakınlaştığını görüyoruz. Daha önceleri, mesela 1950’lerde 50-100 yıl sonrası tahayyül edilirken, bugün o gelecek temaları hep daha yakın. Fabulous Varosha da bunun bir örneği. Bilimkurgu senaryoları artık hemen kapımızın eşiğinde olduğundan belki. Ne dersin?

Özellikle 20. yüzyıl ortalarındaki bilimkurgu uzay çağından bahseder, hatta 2000’lerde bu çağın geleceğini öngörürdü. Bu o zamanlar insanlara çok uzak gelen bir şeydi. Bu yüzden daha fantastik, hayal gücünü besleyen, içinde rahatça kaybolabileceğin dünyalar sunardı. Günümüzdeki bilimkurgu ise, güzel bir örneği Black Mirror serisi, olasılığı çok yüksek şeyleri, yarın olabilecekleri bize sunuyor. Bu yönüyle de insanı korkutuyor. Gidişatın bazı noktalarda çok da güzel olmadığını vurguluyor. Tabii şuna da değinmek isterim: İnsan değişimden genel olarak korkar, bir şeylerin hep aynı kalması tarafındadır her zaman. Her yeni teknoloji de buna yönelik bir korku geliştirir, ilk başta hep bir direniş ortaya çıkar. Bir süre sonra, bir bakarız o teknoloji olmazsa olmaz hale gelir. Bu direniş ve adaptasyon ritmi artık çok hızlı yaşanıyor. Bilimkurgu da gündelik hayattaki bu hızlı değişimlerin nereye varacağı sorusuyla daha fazla uğraşır oldu. Çünkü güzergâhı daha net görmeye başladık insanlık olarak. Tarihi de daha iyi biliyoruz, nereden geldiğimizi görüyoruz. Bu hızın hangi yol üstünde ivme kazandığını öngörebilmeye başladık. Teknoloji logaritmik bir şekilde ilerliyor, lineer ilerlemiyor ve bu artık çok hızlı olduğu için hayatımızı kolaylaştıran olasılıklar vaat etmekle birlikte, bir yandan da korkutucu olabiliyor. Özellikle de biraz durup düşününce.

 

Gelecek tahayyülün karanlık mı?

Buna cevabım çok değişken. Ne kadar uzak bir gelecekten bahsettiğimiz önemli. İnsanlar olarak zaman algımız genellikle tahmini yaşam süremizle sınırlı. Geniş açıdan baktığımızda, evet, distopik bir gelecek görüyorum. İnsanlık eninde sonunda bu evden, bu gezegenden çıkmak zorunda kalacak. Dünyanın yaşamı sınırlı. Güneşin büyüyeceği ve bir noktada burada yaşamın elverişli olmayacağı bilinen bir gerçek. Eğer insan ırkı devam edecekse, bir noktada uzaya açılmak zorunda. Açılabilmemiz için de çok, çok, çok uzun bir yol var önümüzde, henüz ilk adımları atmayı dener haldeyiz, daha işin çok başındayız.

Bunların gelişiminden önce biz burayı mahvedersek zaten gitmemiz de mümkün olmayacak. Bununla ilgili sonraki albümlerim için birkaç senaryo var aklımda, hiç gidemeyeceğimize dair. Dünyanın yörüngesi çöplüğe dönüşmüş, çünkü sürekli ve giderek artan oranda roket parçaları atılıyor, artık neredeyse sayısız uydu dolaşıyor… Burada yer kalmadığı için çöplerimizi uzaya yollayacağımız ve bir gün yörüngemizin çöplük olacağı senaryosunu düşünüyorum. İnsan nüfusunun hayatta kalabilmesi de kaynaklara bağlı ve bu kaynaklar da sınırlı. Dediğim gibi, ölçeği geniş tuttuğumuzda çeşitli distopik senaryolar mevcut.

Şimdiki durumumuza baktığımda, atmamız gereken adımlar konusunda çok yavaş ilerlediğimizi görüyorum. Bunun için bakmamız gereken yön bilim olmalı, ama kendi yaşam dilimimize o kadar odaklıyız ki, geleceği gözardı ediyoruz. Özellikle Kıbrıs’ta bu çok baskın bir düşünce biçimi. Verilen kararlar hep günü kurtarmaya yönelik.

Daha uzakları, daha uzun zaman dilimlerini düşünebilmek, düşündürebilmek her halükârda çok önemli. Okuduğum bir romandan bir hikâyeyle toparlayayım: Adam gelecekte uyanır ve savaş sonrası bir zamanda bulur kendisini. Oradan geçen bir askere sorar: “Bu savaş ne zaman başladı?” Asker der ki, “savaş hiç başlamadı ki, sadece büyüdü”...

 
 
 
 

YENİ DÜZEN

Söyleşi: Hasan Yıkıcı 

17.07.20

İnal Bilsel, DAÜ müzik bölümü kompozisyon dalından mezun oldu, Londra’da Royal Holloway, University of London’da kompozisyon dalında master yaptı, 2009 yılında ilk albümü A New Beginnin yayınlandı, King’s College’de kompozisyon dalında doktora programına başladı, çok geçmeden doktora programı için “yapmak istediğim müzikten çok uzak” dedi ve bıraktı, ABD’de bestesi birincilik ödülü aldı, dünyanın en prestijli stüdyosu olan Abbey Road’da bestesi kaydedildi, Kıbrıs’a döndü, Sony Müzik etiketi ile albüm yayınladı, eğitim, öğretim ve üretim hayatına Ada’da devam etmeye karar verdi. 

İnal Bilsel, bağırarak değil fısıldayarak anlatmayı tercih eden bir isim…

Besteleriyle yeni dünyalar yaratan, insanın altından bastığı zemini çekip söken bir sanatçı…

Geçtiğimiz günlerde yeni parçaları dijital mecralarda paylaşıldı…

“Kıbrıs’taki imkanların yetersizliğinden şikâyet edenlere artık katlanamıyorum” diyen Bilsel, kendi yolunu üreterek ve yeni arayışlardan vazgeçmeyerek çiziyor.

Kıbrıs'a döndükten sonra hem kendisini hem de müziğini, yapıp yapamayacaklarını çok daha iyi tanıma fırsatı bulduğunu vurgulayan Bilsel, “Benim amacım, dinleyiciyi daha önce varlığını bilmediği farklı bir dünyaya sokabilmek” diyor.

 

ABD’de birinci oldu, dünyanın en prestijli stüdyosunda bestesi kaydedildi

2006 yılı İnal için hem tam bir eşik yılı oldu. 2006 yılında master bitirme tezi olan orkestra için bir parça besteler. Bu eseri şans eseri fark ettiği Amerika’da gerçekleşen bir beste yarışmasına yollar. Ve eseri, “yeni bir mezun olan herhangi biri gibi derece beklemezken” birinci olur. Yarışmanın ödülü olarak ise bestesi dünyanın en prestijli stüdyolarından biri olan Londra’daki Abbey Road stüdyolarında kaydedilir. “Bu olaydan sonra nedense bir dönem kapanmış oldu benim için. Elektronik müziğe bu noktadan sonra başladım.”

Yeni müzik diline ilk adım 

İnal, Londra’da kaldığı dönem kendisini birkaç yıl boyunca bilgisayar ortamında müzik yapma konusunda eğitir. Bu çalışmaların bir ürünü olarak da A New Beginning adlı albüm ortaya çıkar.

İnal albümün anlamını ve yeni bir müzik diline ilk adımını şu şekilde açıklıyor:  “Albüm o dönemlerde bilim dünyasında sıcak bir konu olan Jupiter’in ayı Europa’da olası bir hayatı anlatmasının yanında benim için aynı zamanda bu yeni müzik diline attığım adımı da simgeler.”

 

Yeni arayışlar hiç durmadı

“Devamında kendimi geliştirmeye hep devam ettim” diyerek yeni arayışların hiç durmadığını belirten İnal Bilsel bu yolculuğunu anlatıyor: “Tales From The Future adlı setim ile yeni bir yolculuğa çıktım. Sonrasında Paradise Lost ile akustik ve elektronik sesleri karıştırdım. Belki birçoğu müziğimi Tales konserlerimden veya online platformlardan takip ediyordur ama bunların yanında birçok kısa film müziği yaptım, tiyatro için müzik yaptım, birçok sergide ses veya görüntü enstalasyonları yarattım, son zamanlarda bir bilgisayar oyunu için müzik yapmaya başladım. Bu benim için bir ilk olacak ve çok heyecan duyduğum bir proje haline geldi. Önümüzdeki yıllarda Senfonik eserler yazmaya geri dönersem buna şaşırılmamalı.”

“Bir besteci olarak paletimi her zaman değişken tutarım, yeni şeyler denemekten kaçınmam”

Elektronik müziğin kendisi için sadece bir anlatım stili, bir renk paletinden ibaret olduğunu vurgulayan Bilsel yeni şeyler denemekten kaçınmadığını söylüyor ve ekliyor “Bir besteci olarak paletimi her zaman değişken tutarım, yeni şeyler denemekten kaçınmam. Kimine göre bu bir tutarsızlık göstergesi olsa da şaşırtmayı öngörülebilir olmaya tercih ederim. Bu sebeple kendimi Elektronik müzik yapıyorum diye tanıtmak bana yanlış geliyor”

“Her bir üretim kendi içinde küçük bir dünya”

‘Creating Small Worlds’ doktora tezimin başlığı! Yani evet, yaptığım şey bu. Benim için her bir üretimim kendi içerisinde küçük bir dünya. Tales From The Future setlerimde görsel olarak bunu gösterdim. Her bir parçanın girişinde ekranda ‘insert simtape’ yazısını görüyorsunuz. Sonra ardına başlamak üzere olan müziğin anlatacağı konu ile ilgili birkaç ipucu… Her biri ayrı bir dünya, ayrı bir deneyim.

“Bağırarak değil, fısıldayarak”

“Yaptığım işlerle toplumsal bir meseleyi bağıra bağıra anlatmayı sevmiyorum. Anlatacak olursam da çok kişisel bir noktadan ve fısıldayarak olur bu. İçinden geçtiğimiz süreçler, en azından güncel oldukları sürede, üretimlerime esin kaynağı olmuyor. Fakat bu süreçler ister istemez yer ediniyor zihnimde, bilinçaltımda.”

 

“Bağırarak mesajlar vermek bana göre bir ifade biçimi değil”

İnal buradan kalakara Paradise Lost albümünden, oradaki bağırarak değil fısıldayarak anlatımdan bahsediyor:

“Bunun örneği Paradise Lost albümümde bolca mevcut. Kıbrıs’da doğup büyükmek, yaşamak, nasıl bir şey? Hangi süreçlerden geçtiğimizi kişisel bir boyuttan, bir çocuğun bakış açısından aktarıyor. Albüm ile ilgili görsel veya işitsel detayları ve ipuçlarını yakalayanlar bilecektir: Albümün alt metinlerinden birinde kişinin kendi küçüklüğüne dair anılarını tekrardan deneyimle olanağı veren bir makineden söz ediliyor. Albümün ana karakteri ise bu makineyi ve farklı deneyimler sunabilen bir tür ‘kaset’ arayışındadır. Sonuç olarak bu tür cihazların ve kasetlerin satıldığı bir sokakta ‘memory lane’ yani ‘anılar geçidi’ adlı yerde bulur kendini. Karar vermesi gerekir, burada kalıp anılarını tekrar tekrar deneyimlemek mi, yoksa yoluna devam mı etmek istiyor. Bilim kurgu süzgecinden geçirilmiş ancak kişisel ve yer yer toplumsal dertlerimize değinen bir konudur aslında. Son çıkarttığım single Transmissions farklı bir yerde duruyor. Aslında 2014 yılına dayanan bir parça. Revize edip yayınladım. Bu eserde bir Philip K. Dick kitabı olan ‘Dr. Kanbedeli’ne (Dr. Bloodmoney) bazı göndermeler var. Kitabı birbirinden renkli karakterlerin yer aldığı bir kıyamet sonrası senaryosu yaratıyor (farkedildiği üzere sevdiğim bir konu!). Karakterlerden biri Walt Dangerfield adında bir astronot, dünya yörüngesinde kısılıp kaldığı sonsuz bir döngüde. Savaştan sağ kalanlara yanında getirdiği müzik ve edebiyat arşivinden oluşturduğu radyo programları sunuyor. Transmissions parçasında 19. Yüzılda yazılmış bir ‘aşk’ şiiri kullandım. Birden Dangerfield konusu ile paralel gördüm burada, neden olmasın dedim, belki Walt bu şiiri radyo programında okuyordur! Dinleyicilerinin şansına ise bu sefer 19. Yüzyıl aşk şiiri! Üretimlerimle çok büyük sorular sorup, Kıbrıs’ın gidişatı ve hatta tüm dünyanın gidişatı ile ilgili bağıra bağıra mesajlar vermek bana göre bir ifade biçimi değil.

 “Benim amacım, dinleyiciyi daha önce varlığını bilmediği farklı bir dünyaya sokabilmek”

“Mozart, müziğin dinleyiciyi mutlu etmesi gerektiğini savunurken Bach müziğin dinleyiciyi tanrı ile yakınlaştırması gerektiğine inandı” diyor İnal ve ekliyor “Müzik eski çağlardan beri bir amaca hizmet etmek için var oldu sanki de. Bu devler ile aynı cümlede anılmam doğru olmasa da benim amacım, dinleyiciyi daha önce varlığını bilmediği farklı bir dünyaya sokabilmek.”

“Kıbrıs’taki imkanların yetersizliğinden şikâyet edenlere artık katlanamıyorum”

“Klişe olacak ama, bardağın dolu tarafına bakan biri oldum hep. Kıbrıs’taki imkanların yetersizliğinden şikâyet edenlere artık katlanamıyorum” şeklinde konuşan İnal Birsel, “Kıbrıs’ın gerek iklimi gerekse sakinliği kurgulamak istediğim yaşam tarzı için çok uygun” diyor. “Evet, belki büyük bir şehrin sunacağı olanaklar burada bulunamaz ama şikâyet edecek olsaydım gidip İstanbul ve belki Berlin gibi bir şehirde konumlanırdım. Bunu hep söylerim, başka bir şehirde yaşasam bile yine aynı şekilde odamda oturmuş müzik yapıyor olacaktım! Farklı imkanlar muhakkak kapımı çalıyor olacaktı, ama burada bile vaktimi dolduracak birçok proje teklifi alıyor ve kendi albümlerime vakit yetiştirmekte zorlanıyorum. Kıbrıs üretebilmemi sağlayan huzuru ve büyük bir şehirde asla sahip olamayacağım değerli üretim vaktini sunuyor.”

“İlham kaynağı olduğumu gözlemlemek beni çok mutlu ediyor”

Peki İnal, Kıbrıs'ta üretmenin karşılığını alabiliyor mu? Onun için yeni kuşaklara üretimlerinin ilham vermesi başlı başına bir mutluluk nedeni... “Yaptığım müziğin maddi olarak karşılığını alıp alamam sadece Kıbrıs şartları ile alakalı bir durum değil. Öncelikle popüler bir müzik türü üretmiyorum. Zaten bu yeterli bir sebep! Bazen yaptığım işlerin genç kuşağa olumlu olarak yansıdığını, ilham kaynağı olduğumu gözlemliyorum. Bu beni çok mutlu ediyor, çünkü ben Kıbrıs şartlarını kafayı takıp yolumda bir engel olarak görmektense kendimi geliştirmeyi ve sonuçları her ne olursa üretmeyi seçen biri olarak, benzer ilkeleri kendilerine edinenleri görmek geleceğe, hatta Kıbrıs’ın kültürel mirasına, dair umut verici geliyor bana.”

Pastoral bir albüm yolda

İnal Bilsel adaya gereği döndükten sonra kendisini, müziğini, yapıp yapamayacaklarını daha iyi tanıma ve anlama fırsatı bulduğun kaydediyor ve henüz daha bitmemiş bir albümün müjdesini veriyor: “2005 yılında adadan ayrılırken geri dönmek hiç istemiyorum diyordum kendime. 2011 yılında geri dönerken başka biri olarak döndüm. O süreçler bana çok şey öğretti. Kendimi, müziğimi, yapabileceklerimi ve yapamayacaklarımı tanıma fırsatı buldum. Bak bunu açık olarak hiç bahsetmedim, bir süredir üzerinde uğraştığım bir albüm var. Bilim kurgu yok! Tamamen pastoral! Yarım kalmış duruyor şu aralar. Araya pek çok şey girdi. Bitmemiş işler hakkında konuşmayı sevmem, ama yeri gelmişken söyleyim: Prömiyeri taş ocağı manzaralı bir yerde olsun istiyorum, pastoral demiştim ya! Albümün adı ise Here to Stay.”

 
 
 

GAZEDDA KIBRIS
Albüm yorumu: Mete Hatay

22.04.19

Inal Bilsel‘in 2009 yılında Londra’da kaydettiği ama yayınlamak için 10 yıl beklediği “A New Beginning” albümünü bu akşam bir oturmada dinledim. 11 enstrümental parçadan oluşan albüm gerçekten çok akıcı olmuş. Geçen sene yine Epic İstanbul/Sony’den çıkartttığı son albümünden, atmosferik olarak biraz farklı olmasına rağmen, bestecinin tanıdık melodik yapısını hemen fark ediyor dinleyici.

 

İnal yine türler arası bir çalışmaya imza atmış. Albüm için şu türdedir veya bu türdedir demek pek kolay değil. Fakat zaman zaman Steely Dan (Ecos of Creation, Shape of Things to Come) tarzı hafif jazzy harmonik geçişleri, zaman zaman Alan Parson’s Project’i zaman zaman Brian Eno’yu çağırıştıran soundunu, hatta bazen Godley and Cream veya 10 cc’yi bile duyar gibi oldum çalışmada. Birkaç parçada ise hafiften Gilmor veya Pink Floyd ruhu dolanıyordu. Özellikle atmosferik pad ve sade gitar solosuyla başlayan “Only to End Again” ve “Arrival” adlı parçalarda. Repeat Mood arpejleri ise zaman zaman Jean Michel Jarre veya Vangalis’i çağırıştırıyor. Böylece insan kendini bu arpejlerle, planetler arası seyahat eder bir şekilde de bulabiliyor belli yerlerde. Son olarak, çalışma boyunca Tangerin Dreams atmoferini de hissetmedim dersem yalan olur. Ama hepsinden öte tüm bu farklı etkileşimleri harmanlamış taş gibi bir İnal Bilsel soundu oluşmuş. Analog synthesizer tonlarıyla harmanlanmış canlı davul ve gitar çok güzel bir sound yaratmış.

 

Mixing ve editingi sanırım Emre Emre Yazgin yaptı. Ve çok da güzel bir iş çıkarttı. Albüm enstrümental olmasına rağmen bazı çalışmalar vocal için de uygun bence. İnal bu çalışmayı bazen çok komplike armonilerle süslese ve de yukarda söylediğim gibi türler arasında gezinse de electronic genrenin içerisinde tutmasını da başardı. Son olarak tüm müzikseverlerin gözü aydın olsun diyelim.

 

İnal’a böylesi güzel bir çalışmayı bizlerle paylaştığı için çok teşkkür ediyorum. Albüm rahatlıkla spodifydan dinlenilebilir ve itunes olarak indirilebilir..

 
 
 
 
 

Tanzgemeinschaft
Five of my life: Claudio Capo

03.02.18

Our next guest in our ‘Five of my Life‘ series comes from a versatile artist. Inal Bilsel is an award-winning composer of electronic, classical contemporary, film and experimental music. A mouth full. His music was played by the London Symphony Orchestra and his LP Paradise Lost has been released on Epic Istanbul, a sub-label of Sony Music.

‘Five favorite tracks of all time’ is a tough one. I will list what I think had the most impact on me while I developed as a musician at a younger age. Some of the music on this list does not particularly reflect my current understanding and enjoyment of music.

Vangelis – Blade Runner Blues (From OST)

The list should start with Vangelis. I was introduced to his music at a very young age. I owned three of his albums as a child: Direct, The City and Antartica. For me, it all sounded very different from what I used to hear on the radio – and I despised radio. When I got a little older, I rediscovered his music through the video game for Blade Runner. There was a particular segment where you could go to your balcony at the apartment, and it was only there that a mesmerizing music would start to play. The cyberpunk visuals, the dark city and towering buildings along with this music caught my imagination. The combination of visuals and music appealed to me more than anything I’ve experienced before, and consequently, I discovered that my creative output has always been visually oriented.

Donald Fagen – Maxine

Maxine tells the story of a group of youngsters living in American suburbs in the 50’s, imagining the world beyond their little home. In my teenage years, living on a small island, I shared the same feelings. But beyond the lyrics and the story, this is a song that still resonates with me after all the years. I was, and probably still am, a fan of Steely Dan. Their witty humor including the particular subject matter of their lyrics and studio perfectionism all appealed to me. The music feels so familiar yet so unique at the same time. This duality is almost always what I aspire to achieve. This duality of witty humor including the particular subject matter of lyrics and studio perfectionism is almost always what I aspire to achieve.

Stravinsky – Rite of Spring

I was exposed to classical music from my father from a very young age. But it was not until my university years, while studying music, that I discovered some of the more daring composers of the 20th century. My influences are diverse, and often they are not obvious in my music. As a naïve young student, it was this piece that I discovered that music need not be “pleasant” to be appealing or interesting. There is, as I discovered with this piece, rhythm, energy, form, structure, and texture to drive the music, not just harmonies. As a student of composition, I studied Rite of spring extensively. It has a special place for me.

Air – How Does it Make you feel?

It is not possible for me to choose a specific song from Air’s repertoire but this one captures what I like about Air the most. I am a big fan of Air, but I particularly like their experimental offerings, rather than their short pop-ish ones. I must say that it is because of them that I now own a vintage arp Solina and a Ms-20. When I was relatively new to producing electronic music, I discovered through their music that the gear you have defines your sound and the importance of sticking to a set of instruments to achieve a recognizable sound. I don’t know if this was their goal, but they are masters of it, and I feel I am yet to learn. The gear you have and use defines your sound and the importance of sticking to a set of instruments to achieve a recognizable sound.

Mike Oldfield – Tubular Bells

This was the toughest choice, but here it goes. I must say that I now find his music to be repulsive, but I had to include Oldfield in this list for several reasons. I was in my teens when I discovered Tubular Bells by pure chance. It sounded completely different from what I heard before. I especially enjoyed the long episodic structure of the piece and how it kept evolving. By twisting and bending genres into his own needs, seemingly with a complete disregard for the norms, he created something unique. This is an element I think I employ with my music also. He also performed on all of the instruments himself in this recording, layering and stacking track after track. That was an amazement for my younger self. Consequently, I tried to emulate it on my very first home recording attempts towards the end of my teen years. This is worth mentioning because it is because of these attempts that I got familiar with multi-track recording technologies which ultimately allowed me to produce my own music.

Other influences include Boards of Canada, Aphex Twin, Brian Eno, Tangerine Dream, Kraftwerk and Pink Floyd.T

 
 
 
 

GAİLE
Söyleşi: Yılmaz Akgünlü

03.12.18

İnal seninle müzik, sanat ve dünyanın sorunlarına nasıl baktığın konusunda söyleşmek istedim. Pek alışıldık olmayan bir tarzın var. Birçok farklı müzik türünde beste yapıyor, onları harmanlıyorsun. Kişisel olarak ben müziğini çağının çok ilerisinde buluyorum. Nasıl şekillendi müziğe bakışın?

Evet, müziğim günümüz kalıplarına veya türlerine uymuyor. Geçmiş müziklere çok atıfta bulunuyorum ama aynı zamanda onlara benzememek için de ayrı bir çaba gösteriyorum. Çağımızın ilerisinde mi bilmiyorum ama belki ‘zamansız’ olarak adlandırmak daha doğru. Senin de dediğin gibi farklı türlerde müzikler yapıyorum, ama bunu farklı türleri seviyorum o yüzden hepsinde müzik yapmak isterim anlamında yapmıyorum. Örneğin, “Paradise Lost” albümümde farklı türleri bir nevi hikaye anlatma aracı olarak kullandım. Albümüm aslında baştan sona bütün olarak bir hikaye ve ben bunu müzik aracılığı ile anlatmaya çalıştım. Müzik gibi soyut bir lisanda hikaye anlatmak zordur, o yüzden çeşitli yöntemler denedim, örneğin dinleyicinin bilinçaltına inmeye çalıştım. Her bir projem benim için ayrı bir dünya gibidir. ‘Tales From The Future’ adı altında verdiğim konserlerde başka parçalarımdan çalıyorum ve hemen hemen hepsi bir birinden çok farklı. Bu farklılıkları da bir araya getiren görsel bir yanı var konserlerin. Yine orda anlatmaya çalıştığım bir hikaye var ve bu hikayeyi anlatmak için görselleri bir araç olarak kullanıyorum. Sanırım ilk beste yapmaya başladığım dönemlere kadar uzanır bu hikaye anlatma dürtüsü. Yani biliyorsun, hikaye anlatımı ne kadar gerilere gider, mitolojiler destanlar… Günümüzün tekabülü ise diziler. Küçükken masal anlatılırdı bize uyumak için. Güzel bir hikayeye ve tabii ki güzel bir anlatıma ve bu anlatımı da dramatik bir şekilde süslersen, kimse hayır demez.  

Müziğin senin için anlamı nedir? Seni daha yakından tanımak isteyen izleyicilerinin merak ettiği şeylerden biri de bu olsa gerek diye düşünüyorum.

Lise yıllarının sonuna doğru beste yapmaya başladığımdan beri, müzik benim için bir ifade biçiminden öte hayatımın anlamı olmuştur.

Çok küçükten beri bestecilere büyük bir hayranlık duymuş biri olarak, ben de bir besteci olma hayalleri kurardım hep. Beste yapmakta çok büyük bir yaratıcı güç var, dinleyenlerin ruh halini etkileyen çok büyük bir güç bu. Bir tür büyücülük değil mi beste yapabilmek? Nasıl beste yaparsın? Çok genel bir soru biliyorum ama, yaratıcılık süreci hakkında bir şeyler söylemek istersin diye düşündüm.

Bunu hep söylerim, bilgisayarın başına müzik yapmak için oturduğumda ne yapacağımı önceden belirlemişimdir. Bazı dönemler üzerinde uğraştığım projelere o kadar kapılırım ki, adeta günlük hayatta bir hayalet gibi dolaşırım. Beynim durmaksızın projenin taşlarını oturtmaya çalışır, yapbozun parçalarını. Detaylara bilgisayar başında çözümler üretilebilirken daha büyük resmi görebilmek için en güzel zaman, her zaman, her andır. Üniversite’de kompozisyon okuduğum yıllarda beğendiğim bir melodiyi yazamadığım için ödevimi yapmadığım bir günü hatırlıyorum. ‘Çok romantik’ demişti bana öğretmenim. Hiç beklemediğim bir tepkiydi ‘ancak romantik dönem bestecileri bir melodi üzerine bu kadar kafa yorar’ diye eklemişti. İşte o anda tüm beste yapama tekniğim bir cümlede oluşmuştu. Beste yapmanın güzel melodiler bulmaktan ibaret olmadığını kavradım. Elinde dört notalık bir motif var, onunla ne yaparsın? Beethoven dört notadan yola çıkarak senfoni yazdı. Konunun - bu kısa bir müzikal cümle veya daha uzun bir melodi olabilir – işlenişi konunun kendisinden daha büyük bir önem taşır. Beste yapmak yaratıcılık gerektirir dedin, evet ama bu bestenin içeriğine göre de değişebilir. Müzikte belli kalıplar vardır. ‘Tipik bir Hollywood filmi’ deyip es geçtiğimiz filmleri düşün. Bu tipik film dediğimiz aslında yapımcıların belli film formüllerini veya kalıplarını kullandıklarını gösterir, diğer bir değişle seri üretim. Müzik için de aynı şey geçerlidir. Fakat eklemek isterim kalıpların içerisinde yaratıcı olunamaz diye bir şeyi savunmuyorum, ama kalıpları bozmak, deforme etmek ve hatta sıfırdan yaratmak daha çok heyecan verici değil mi? Beste yapmak bir tür büyücülüktür diyeceksek, işte o zaman dememiz lazım. 

Çalışmalarını izlediğimiz kadarıyla müziğin çağımıza eleştirel bir bakış da getiriyor. Paradise Lost albümünde buna tanık olduk. Muhtemel bir nükleer savaş sonrası dünyayı anlatmıştın bu albümde. Albüm için çektiğin film ya da konunun dışında sence müziğinin doğrudan kendisinin etkisi var mıdır dinleyici üzerinde? Yani müzik dinleyicinin zihnindeki kodları etkileme gücüne de sahip midir?

Küçükken kulaklıklarım ile walkman dinlediğim dönemi hatırlıyorum, Vangelis’in müziği ile yeni tanıştığım bir dönem. Kasetin tamamı enstrumental müzikti, hiç söz yoktu! Az da olsa klasik müzik ile tanışmışlığımın dışında, müzik benim için radyoda duyduklarımdan ibaretti. Tanımlamakta güçlük çektiğim bu yeni müzik beni gerçekten büyülemişti. Parçaların isimlerini dahi anlayamadığım için dinledikce zihnimde her parça için ayrı bir senaryo yarattığımı hatırlıyorum, her dinleyişte aynı kalan bir senaryo. Daha sonra aynı kaseti Lego oynarken ‘soundtrack’ niteliğinde arka fonda kullanmaya başladım, tıpkı bir dizi filminin jenerik müziği gibi. Vangelis veya Lego yok belki hayatımda artık, ama bunlar pek de değişen şeyler değil, yankıları farklı formlarda şimdiki müziğimde hissedilebilir. Paradise Lost albümü piyasaya çıkmadan önce yakın çevrem ile paylaşmıştım. Albümün, onları kendi çocukluklarına götürdüğünü ve duygusal yönden çok etkilendiklerini söylediler. Herhangi bir yönlendirmem olmadan konunun özü yani çocukluk temasını bu kadar net bir şekilde onlara ulaştığını görmekten ne kadar mutlu olmuştum anlatamam. O noktada proje benim için bitmişti, herhangi bir sebepten ötürü piyasaya çıkmasa veya çıkıp da ciddi bir dinleyici miktarına ulaşmasa bile bu duygu bana yeterdi. Bu deneyimi yaşamasaydım büyük bir olasılıkla bu soruya hayır cevabı verirdim.

Müzik ya da şiirle, felsefecilerin ya da roman yazarlarının binlerce sözle yapmaya çalıştığı etkiyi çok daha dolaysız yapabiliyor besteci bazen. Sence müzik dile bir başkaldırı mı? Ya da onun tamamlayıcısı gibi bir şey mi? Müzikle sessizlik arasında bir ilişki olduğunu düşünür müsün?

Bence bir başkaldırı değildir. Müzik de ayrı bir lisandır sonuçta. Kimi zaman çok yalın, kimi zaman ise çok karmaşık veya soyut olabilen bir ifade biçimidir. Müzik ve sessizlik arasında doğrudan bir ilişki vardır. Kavramsal sanatcı John Cage, 4’33’’ adlı eseri ile bize (4 dakika 33 saniye süren sessizlik) sessizlik diye birşeyin olmadığını gösterdi. Müzikteki sessizliği görsel sanat dallarında kullanılan ‘negatif alan’ olarak düşün. Çeşitli uzunluklarda nota değerleri vardır, bu değerlere tekabül eden de sus değerleri vardır, yani sessizlik. Konuşmada olduğu gibi müzikte de duraksamalar, nefes alma, nokta, vürgül gibi duraksamalar vardır. Ses ve sessizlik birbirinin tamamlayıcısıdır. Birbirinden ayrı düşünülemez – tabii John Cage değilsen!

Çok merak ettiğim bir konuda bestecinin hayal gücünün sonsuzluğuna enstrümanların, teknik imkanların yeterli gelip gelmediği konusu. Yani besteleyebileceğinden daha farklı melodik yapılar, armoniler hayal eder misin? Yoksa elindeki imkanlara göre mi hayal kurarsın daha en başta?

Bestecilere merak duyuyorum dedin, 20. Yüzyılın en önemli bestecilerinden alıntı yapayım öyleyse. Igor Stravinsky bu konu ile ilgili ‘Kendimi ne kadar kısıtlarsam, o kadar özgür hissediyorum’ demişti. Ligeti’nin sadece La notasını kullandığı bir piyano eseri var. Düşünsene, sadece La! Bu nasıl bir kısıtlamadır? İşin aslı besteciler kısıtlamaları sever. Boş bir nota kağıdı çok korkunç bir şeydir. Koca bir okyanusta yapayalnız hissedersin, olasılıklar sınırsızdır. 20. Yüzyıl ortalarında, savaş sonrası patlak veren modernizm, ve sanatta çeşit türlü avant-gard yaklaşımlardan önce, müzik yapmak tamamen belli bir sisteme bağlıydı, en azından klasik bati müziğinin temellerini benimseyen ülkelerde bu böyleydi. Bu sistem sana hangi akorları, hangi armonileri hangi şekilde kullanırsan ‘doğru’ veya kabul edilebilir bir müzik yapabileceğini gösteriyordu. Buna bir çeşit dönemin getirdiği estetik anlayışı da denebilir. Aslında bu da bir çeşit kısıtlamadır. Daha da temeline inersek, batı müziği bir oktavı (örneğin Do notasından bir sonraki Do notasına olan aralık) 12 notaya böler. Halbuki fizik bize bir oktavı yüzlerce, belki daha fazla parçaya bölebileceğimizi gösteriyor – anlamlı bir sonuç çıkmasa bile teorik olarak mümkün. Görüldüğü gibi daha en baştan, yani mevcut olan notalarda bile belirli bir kısıtlama var. 20. Yüzyıl ortalarında gelişen kayıt, tape ve elektronik ses yaratabilen cihazlardan önce bestecilerin hayal gücü akustik enstrumanların yaratacağı tınılarla sınırlıydı. Bunu ressamın renk paletine benzetebiliriz. Günümüzde ise çok farklı bir durum söz konusu. Bilgisayarlar ve yazılımlar sayesinde hayal bile edemeyeceğimiz çeşitlilikte ses paletimiz var. İşte bu da çok korkutucu bir durumdur aslında! Bestecinin kendisine belirleyeceği sınırlar bu noktada devreye girer. Ben bir zamanlar sadece fiziksel aletlerlel, kendi seçip belirlediğim synthesizerlerle kendimi kısıtlamaya çalıştım. Diğer bir değişle kendi renk paletimi belirledim. Hatırlarsın, Bob Ross diye bir ressam vardı 90’lı yıllarda televizyonda. Paletine üç-beş renk koyar ve onlara sadık kalarak bir resmi tamamlardı.

Biraz da müzik tüketicisinden bahsedelim. Müzik tüketimi nereye gidiyor sence? Kitlelerin dinlediği müzikten bahsederim. Yani nasıl bir evrim var sana göre müzikte?

Müzik tüketiminden bahsetmeden önce üretimin nereye gittiğine bir değinmemiz gerekiyor. Günümüzde müzik üretip internet üzerinden kitlelere ulaştırmanın çok kolay bir hal aldığı bir gerçek. Bir apple bilgisayar satın alıyorsun ve içerisinde müzik üretmene yetecek donanımda bir yazılım ile birlikte geliyor. Bu durumun başladığı nokta 90lı yıllarda ‘Bedroom producer’ yani yatak odası prodüktörü diye yeni bir terim ortaya çıkarmıştı. Bilgisayarlar daha da hızlanıyor ve aynı zamanda ucuzluyor. Yeni müzik yazılımları çıkıyor. Pahalı stüdyolara gerek kalmadan kendi evinde kendi müziğini yapabilme çağı doğuyor. Herkesin kolaylıkla ulaşabileceği bu güç beraberinde ses kirliliğini de getirdi tabii. Bu muazzam ses kirliliğinin arasından büyük bir itina ile seçilmiş parçaları yorumlayan ve bir tür kuratörlük yapan müzik blogları ortaya çıktı. Soundcloud’u bir açıp altkültürün gücüne tanık ol. İsmini bile duymadığımız, sadece internet üzerinde bulunan Vaporwave gibi tuhaf, ama iyi anlamda, müzik türleri var. Youtube’da en son Simpsonwave diye bir türe denk geldiğimde işin çığrından çıktığı kanısına vardım. Bu bahsettiğim türler interneti kasıp kavuran ‘meme’ kültürünün bir sonucu. Yani son kullanma tarihleri var. Her yıl adeta yenisi çıkıyor, synthwave, outrun, darkwave, newretrowave… Sonuna -wave ekle, hashtag yazarcasına yeni bir tür yarat. Tüketime dönecek olursak, gittiği yer tek kelime ile: Ürkütücü. Herşeyin çok hızlı ilerlediği ve değiştiği bir dönemde yaşıyoruz. Teknolojiyi ve değişen dünyayı daha iyi takip edebilmek adına yılın başında WIRED dergisine abone olmuştum. Aradan bir yıl geçti ve anladım ki takip edebilmem, ve daha da önemilisi anlam verebilmem mümkün değil! Telefonlarımız bir yılda eskiyor, daha doğrusu eskidiğini düşünmemizi istiyorlar. Bilgisayarlarımız daima teknolojinin birkaç adım gerisinde… Gelişim diye nitelendirdiğimiz teknolojinin temel besin kaynaği tüketim. Müzik için benzer seyler söyleyebilirim. Müzik piyasası tamamen tüketime yönelmiş bir form aldı, ki daha önce öyle değilmiydi diyeceksin. Hatırlarsan 90lı yıllarda müzik paylaşım yazılımları büyük plak şirketlerinin epeyce canını yakmıştı. Sonuçta herkesin müzik paylaşabileceği bedava bir sistem vardı ortada ve şirketler buna karşı koyamıyordu. Büyük davalar açıldı, davalar kazanıldı, toz duman dindikten sonra müzik şirketleri dinleyicinin değişen müzik dinleme alışkanlıklarına kulak vermekte çok geç kaldı. Şu anda büyük şirketler kontrolü geri ellerinde tutmaya başladılar gibi görünüyor. Nasıl mı? İlgi odağı kısıtlı bir jenerasyona çalışarak. Albüm yapmak bu dönemde çok demode. Derin bir konuya mı değinmek istiyorsun? Ha yetmedi konuyu yazı yazarak anlatacaksın ve bu yazı 300 kelimeden fazla olacak? -iyimser bir rakam bile olmuş olabilir bu- Bunlarla da kalmadın dinleyiciden konstantre olmasını talep edeceksin! Bu ne cürret, Sana bu çağda yer yok.

Bu sıralar üzerinde çalıştığın yeni bir projen var mı?

Londra’da doktora yapmaktayım. Şu anda son yılındayım ve tezimi yazıyorum. Diğer yandan iki farklı tiyatro oyununa müzik yazmak için teklif aldım, birtanesi bitmek üzere. Daha önce kısa filmler veya sergi için müzik yapmıştım ama tiyatro benim için bir ilk olacak. Bir de henüz yapım aşamasında olan bir kısa film projesi var. Fakat beni en çok heyecanlandıran proje kuşkusuz bir sonraki albümüm. Elimde birikmiş belki de üç albümlük materyal var ve bunlar üzerinde uğraşmak için sabırsızlanıyorum.

 

 
 

MAGAZINE SIXTY
Album review: Greg Fenton

20.12.17

 

 

Don’t let sitting at the crossroads between Vangelis and Brian Eno tempt you into thinking that you’ve got Paradise Lost sussed. That would be a blind mistake. And as we move headlong into the forthcoming year possibilities ignite for attention.

 

The best, most exciting music’s will of course be those that push boundaries and reimagine the past in new shapes moulded into fresh forms. Inal Bilsel’s breathtaking new album falls headlong into those categories as for example Mesaoria By Dawn defies its own beautiful logic at times both haunting and surreal. Conversely melodies are employed on the guitar punctuated Memory Initialized which crosses dividing lines between Techno and Rock, while Off The Beat brings to mind a spacy Donald Fagan via Air’s late-90’s alternatives. A reassuring return to ambience also seeks recognition on Stranded In Time as tastefully jazzier climbs are then reached by Dreamer’s Paradise.

 

A total of twenty tracks make up the listen as breathy atmospheres compete with a myriad of styles but somehow, and most impressively, it all makes perfect sense when experienced together.

 

(Unpublished)
Album review: Mete Hatay

2018

 

A New Analog Wind from Cyprus and Inal Bilsel

 

With his latest album, Inal Bilsel prepares to take music lovers on a journey to a very different, dream-like world. This young artist, who skillfully blends and hybridizes different musical genres in this album, takes us on an experimental musical adventure that is above/between genres. I am talking about a distinct, epic musical journey that is abstract enough to make it hard to fit into categories but at the same time can be palpably felt in the beats on which it is built.

 

I think that the style Inal has created is that type of time-space hopping called an aberration, that within the music he is constantly calling attention to the search out of (beyond) time of a timeless/placeless discoverer. Throughout the album, even as İnal engages in a nostalgic archeology of that 1980’s cassette music burned into our memories, the music creates a post-apocalyptic atmosphere that leaves you confronted sometimes with “the Other,” other times with another form of belonging that is also a familiar “Thing.” This confrontation sometimes creates in the listener a strange feeling that we can call unheimlich, that is, frightening and strange but at the same time surprisingly familiar.

 

When we look at its musicality, we see that long with the flow of this fantastic and intentionally ambivalent concept in the album, we also are in the presence of real musical mastery. İnal presents the listener with a one-hour musical feast in which, with exceptional skill, he shows us that the analog instruments from the 1970’s can be used even in complex arrangements; that an analog synthesizer can be turned into solo instruments such as a violin; and that even synthetic sounds can emerge as human(e) and sensuous.

 

Along with his control of the instruments, Inal's training in composition comes through in the sophisticated harmonic variations that he uses throughout the album. Another interesting facet of the work is that in an interesting way the music constantly encourages you to close your eyes. The album is like a finely embroidered tapestry whose melodic and atmospheric construction constantly pulls you towards imagining a vivid other world. In this work that transcends genres, İnal succeeds in molding a new sound out of the many genres that he has internalized over the years. In my opinion, the album heralds a new and powerful musical wind in the region’s musical corridors.

 

 
 

KIBRIS GAZETESİ
Söyleşi: Murat Obenler

02.02.18

 

Ne Kıbrıs müziği, ne dünya müziği aslında onun yaptığı... İnal Bilsel, kendi müziğini kendine özgü tarzıyla yaratan bir sihirbaz.  Kendi yarattığı dünya ile seçme karakterler, hayali şirketler, hayali objeler ve o dünyanın içinde geçen bir konuyu, gerçeklik ile simülasyonun bulanıklaşan hallerini müziğin, seslerin ve görüntülerin yardımıyla anlattığı “Paradise Lost-Yitirilmiş Cennet”i sanatçının kendi ağzından dinledik.

 

“Paradise Lost” albümüne geçmeden önce senin de etkilendiğini bildiğim bilimkurgu yazarı Philips K. Dick’in dünyasından biraz bahsedebilir miyiz?

Ben bir bilimkurgu manyağı olduğum için Philips K. Dick benim için değerli bir yazardır. Romanlarıyla ve kısa hikayeleriyle beni etkiler. Dick’in bilimkurgu anlayışı zamanındaki güncel konuları, insan ilişkileri veya sosyal konuları bilimkurgu dünyasında anlatmasıdır. Uzaygemileriyle işi yoktur. Seni bambaşka bir dünyaya sokar ama aslında çok da insancıl bir hikayeden bahseder. O kavramı çok benimsedim ve yaptığım işlerime çok yansıdığını düşünürüm.

Tabi P.K.Dick’in bir plakçı dükkanında çalışması, müzik programı yapımcısı olması, uyuşturucu kullanıyor olması da sanıyorum bilimkurgunun o fantezi dünyasını yaratmasında önemli etkenlerdir?

P.K.Dick’in bazı kitaplarının farklı kafayla yazıldığını anlarsınız. Normal bir yazar bunları yazar mı diye sorarsın. Acayip bir fantezi dünyası yaratarak yazılan kitaplar bunlar. P.K.Dick’e göre iyi bilimkurgu günümüzün sorunlarını ele alır, geleceğin fantezisi değildir. Ben de öyle olduğunu düşünüyorum.

Tabi o bir yazardı, sense müzisyensin. “Yitirilmiş Cennet (Paradise Lost)” albümünü hazırladın. Bence çoğu dinleyiciye “ilginç-farklı” gelebilecek bu albümle nasıl bir dünyayı tasarladın?

“Paradise Lost” bir konsept albümdür. Kendi yarattığım bir dünya, seçme karakterler, hayali şirketler, hayali objeler ve o dünyanın içinde geçen bir konu var. Yayınladığım teaserlar ve videolarla bu konsepti yansıtmaya çalışıyorum. Daha önce bir blog vardı. Orada konunun detaylarına giriyordu. Blogda bir hikaye vardı ve her hafta hikayeyi biraz daha genişletirdim ve ilerletirdim. Sonra yazmayı durdurdum ve videolara başladım.    Albüm de bu videoların kaldığı yerden devam ediyor

 

Süreç de farklı ilerlemiş sanırım. Bu yaratım süreci ne zaman başladı?

Fikrin oluştuğu noktadan şu anki noktaya toplam iki yıl geçti. Bir yıla yakın üretim süreci sürdü. Konu yavaş yavaş oluştu.

 

Gerçeklikle, gerçekliğin algılanmasıyla, bulanıklaşan gerçeklik algısıyla ilgili oldukça kafa yormuşsun. Nasıl bakıyorsun bu olguya?

Albümün konusu çok derin aslında. Konuyu derinlemesine anlatmak istemem çünkü dinleyicinin konuyu merak etmesini, araştırmasını, ipuçlarını bir araya getirmesini istiyorum. Özetle anılarımızla, küçüklüğümüzle ilgili bir şey anlatıyorum. Onları tekrar yaşayabilseydik nasıl hissederdik? Onları gerçekliğe tercih eder miydik?  Benim anılarım sonuçta burada oluştu. Mesela konuda Kıbrıs’taki Kapalı Maraş da var. İlerde yaşanılacak bir savaşın sonrasının Maraş’ın şu andaki savaş sonrası hali olduğundan bahsediyorum.

III. Dünya Savaşı’nın ayak izlerini de görüyoruz tanıtım filmlerinde. Destopik bir gelecek sanıyorum senin de üzerinde yürüdüğün zemin?

Sanki 3. Dünya Savaşı olmuş ve onun geleceğinde bir zamanda geçer gibi.

Senin bu hikayede ki yarattığın kahramanın ve çıktığı gizemli keşif gezisi hakkında neler söyleyebiliriz?

Bu bildiğimiz kahramanlardan biraz farklı bir karaktere benziyor. Halkının kurtuluşunu sağlayacak seçilmiş kişi mi yoksa bu fantezilerden oluşan bir simülasyonu mu yaşıyor? Bu albüm aslında hayali bir filmin soundtrack’ı gibi de düşünülebilir. Dinlediğinde farklı kısımları barındıran bir albüm olduğunu gözlemleyebiliyorsun. İnişler çıkışlar, daha gergin ve daha rahatlatıcı yerleri barındırıyor. Albümün filmmiş gibi bir hissi var. Albümün sözlerinde , seslerinde ipuçları var. Eski ses kayıtları kullandım.

Bu kahraman üzerinden gerçeklik sorgulamanı sürdürüyorsun...

Gerçeklik sorgulaması albümün özünde var. Bunu gerek albüm dışı görsellerle ve algılarla gerekse albümün içindeki müziğin akışı ve seslerle sorgulamaya çalıştım. Örneğin bazı kısımlarda “ben seçilmiş kişiyim” der bazı kısımlarda da “Maraşa gelmem çok kolay oldu” der. Bize bunu böyle anlatmamışlardı diyerek bir sorgulama başlar. Acaba bir simülasyonda mı ilerliyor yoksa seçilmiş bir kişi midir? Bu dünyada simülasyon bağımlılık yaratan bir olgudur (kasetleri kullanmak vs.). Eğer yok oluşu yaşadığımız noktaya geldiğimizi varsayarsak yıkıntıdan tekrar yeni bir şey yaratmaya mı başlardık yoksa kendimizi simülasyonun kolay akışına mı bırakırdık? Yıkılmış dünyayı tekrar yaratmayı mı seçerdin yoksa anılarının olduğu kaseti mi seçerdin? Ortada böyle bir soru var.

Tanıtımdaki aranılan “Memory Lane” evrenin çekirdeği gibi bir şey sanki. Ona ulaşılırsa kurtuluşun da şifresi çözülmüş olacak. Nedir tam olarak bu?

Anılara yolculuk da olabilir ama benim hikayemde “Anı Sokağı” anlamına geliyor. Burada çeşit türlü kaset dükkanları, neon ışıklarla süslü yerler var. Kahramanımız bu yerin nerde olduğunu bulmak için ipuçları arar. Sınırlı sayıdaki SimTape’i bulduğunda kendi halkını kurtaracağını düşünür. Kurtuluşun aslında bir kaçış olduğunu söylemeye çalışır. Gerçeklikte (yıkılmış bir dünya) yaşamak yerine simülasyonda yaşamayı tercih eder. Yeni simülasyon kasetleri arar.

İnsanlar zaten günümüzde de hep bir kaçış peşinde değiller mi?

Günümüzde sürekli yaşadığımız bir şey kaçış. İşe gideriz oradan kaçmak isteriz, tatile gideriz, günlük hayatımızdan kaçmak isteriz, uyuyarak bile gerçekten kaçmak isteriz.

Albümün düşünce dünyasından müzikal dünyasına bir geçiş yapalım istiyorum. Nasıl gerçekleşti bu üretim süreci? Senden başka albümde kimler var?

Kendi evimde bilgisayarımda her şeyi kurguladım ve ses olarak veya başka enstrümanlar da gerektiğinde müzisyen arkadaşları projeye dahil ettim. Cahit Kutrafalı, Emre Yazgın, Ezgi Özgürgen, Fikri Karayel, Naz Altun, Aycan Garip, Oytun Küskü, Uğur Güçlü ve Ahmet Zilci çalışmaktan büyük keyif aldığım isimler. Kişilik olarak da kafalarınızın uyuştuğu müzisyenlerle çalışmak bir avantaj sağlıyor. Mesela Emre’nin stüdyosunda ikimiz de çok rahatız ve bu üretim sürecine olumlu yansır. Nostaljik bir kişi olduğumu düşündüğüm için benim açımdan nostaljik bir albüm olmasını istedim. Nostalji bir yandan da acı veren bir şey tabi ki. Albüm yapımı öncesinde bir gün anne-babamın evindeki depoya gittim ve orada küçüklük anılarımın (ilk plağım, kasetler, oyuncaklar, bazı aletler vs.) dolu olduğu kutuları açarak bir nevi onların içine daldım. Sonra bazılarını bir sepete koyarak oyun alanına götüren çocuklar gibi evdeki odama getirdim. Anıların oradadır ve onlardan kaçmak yerine üzerine yürümeyi seçtim. Albümde hem tanıdık sesler var hem de atmosferik sesler var. Gözünü kapatsan sanki de film sahnesindeymişsin gibi hissedebilirsin.  Bulduğum kasetlerdeki bazı kayıtları bazı noktalarda kullandım.  Bu da  “Memory “ olayına bir göndermedir.

Sosyal medyada albüm yayınlandı ve dinleniyor. Yorumlar nasıl?

İngiltere’de iki yorum çıktı ve ikisi de pozitif yorumlar. Bunun ne kadar evrensel olduğunu gösterir. Bu yorumlarda hiç “Kıbrıs Müziği” diye bir ibare geçmedi. Kıbrıs müziği yapmakta hiçbir sorun yok ama mesela dünya müziği ibaresi de geçmedi. Benim içimden da nasıl geçtiyse bir sınıflandırmaya tabi tutmadan müziğimi yaptım.

Cahit Kutrafalı, Japon, Kaan Batural ile yaptığım röportajlarda senin müziğin iyi referans olarak sohbetlerde yer alıyor. Bu arkadaşlarımız ile düşünsel/ müzikal düzlemde bir paralellik de seziyorum. BİLSEL: Bu konuda tek değilim ve bu saydığın isimlerin varlığı ve üretimleri gelecek için çok güzel bir işaret. Neredeyse aynı yaş grubuna ait olan tüm bu isimlerin yurtdışında artık yavaş yavaş seslerini duyurmaya başlaması umut ve mutluluk verici. Buray, Fikri Karayel, Cahit Kutrafalı, İstanbul’daki bir labelden çıkardı. Ben CD’yi Sony Music Türkiye’den çıkarıyorum. Artık müziğimiz adanın sınırlarını aştı. Okan Ersan var, Oytun Ersan var. Daha genç jenerasyonların bizleri de geçeceğine inanıyorum. İstedikten, vakit ayırdıktan sonra olmaması için hiç bir sebep yok.

“Paradise Lost” ile ilgili beklentilerin nelerdir yoksa beklentisiz bir yolculuk mu olacak?

Bu albümdeki müzik biraz farklı bir şey. Tüketmesi biraz kolay olmayan türden ve seni hemen içine almayabilir. Kısa kısa videoların, renkli renkli müziklerin çıktığı bir çağda benim ağır giden (özellikle ilk 3 parça) bir albümüm var. Bu albüm vaktini ona ayırmanı talep eder. Özellikle Kıbrıs’ta duyulayım diye bir kaygım yok. Tabi ki albümü yaymaya yönelik çabalarım da vardır. Dünyada beğenen insanlara ulaşmak isterim. Albüm tüm alt hikayeleri bir tarafa bırakarak da dinlenebilir. Çok simülasyonlu bir yolculuk bekliyor o zaman insanları.

 

Son olarak ne zaman dinleyicilerle buluşuyor?

Ben CD’yi Sony Music Türkiye’den çıkarıyorum. Online platformlardan (itunes, amazon, Apple Music, deezer, spotify) yayılmaya başladı. Bu aslında beni bilmeyenler için ilk albümüm gibi görünecek ama aslında ikincidir (2009’daki A New Beginning’i kısa bir süre yayınlayıp sonra yayından kaldırdım). CD ise Şubat’ta çıkacak. Bir de 22 dakikalık bir kısa film/müzik videosu da hazırladık ve o da önümüzdeki günlerde yayınlanacak. CD’yi plak olarak da çıkarma planımız var.
 

 
 
 
 
 

GAİLE

Evren İnançoğlu

20.11.17

 

Elektronik müzikte ustalaşan ve üretimiyle  Kıbrıs'ın kuzeyinin sınırlarını aşarak geniş bir hayran kitlesine sahip olan İnal Bilsel yeni albümünün tanıtımına başladı. Albüm tanıtımı kısa bir film ve  yazılı bir hikaye ile destekleniyor. Film  bizi distopik bir geleceğe götürüyor.  Nükleer bir savaş  sonrasında,  Dünya üzerinde yaşanması güç bir yer haline gelmiştir. Büyük felaketle birlikte  Dünyada eskiye dair bütün anılar silinmiştir. Hikaye Kıbrıs adasını çağrıştıran  bir yerde geçiyor olsa da,  kurguda kapalı Maraş şehriyle ilgili bir tersine çevirme söz konusudur. Şuanda içinde  hiç kimsenin yaşamadığı ve bu nedenle  "No man's land" olarak bilinen Maraş şehri  İnal'ın distopik geleceğinde  büyük felaketten sonra hayatta kalanların yaşadığı yer haline gelirken, adanın geri kalanı  bir “no man's land”a dönüşüyor. Klibe eşlik eden müzik bizi bu distopik dünyaya  götürüp fırlatıyor. Bunun için  gözlerinizi kapatıp(kapatmasanız da olur) klibin sonundaki müziği dinlemeniz  yeterli.   Filmde dikkat çeken şeylerden biri kapitalizmin bir şekilde, her şeye rağmen ayakta kalmış olduğuna dair emarelerin  bulunmasıdır.   “Sim Ex” isimli şirket   kar güden bir örgüt olarak büyük felaket sonrasında faaliyet göstermektedir. Bu durum ister istemez aklımıza Fredric Jamesson'a mal edilen o ünlü cümleyi getiriyor:  "İnsanlar dünyanın sonunu tahayyül edebilen filmler yapıyor ama kaptalizmin sonunu tahayyül edilemiyor".

Demokrasinin yerinde ise yeller esmektedir. Platon'un demokrasi yerine toplumun akil adamlardan oluşan bir grup tarafından yönetilme önerisi dikkate alınmış  gibi İnal'ın distopyasında da  hayatta kalanlar  bir ihtiyar heyeti (elders) tarafından yönetilmektedirler.  Filmde seçilmiş kişinin dünyanın başına gelenleri okuduğu derginin bir bilim dergisi olması,  bilimin bizi kurtaracağını, son referans noktasının bilim olduğunu iddia eden bilimcilik(scientism) ile  dünyada bir "gerçek " olduğunu ve bu “gerçeğe” ulaşılabileceğini öngören  Anglo Amerikan felsefesinin ampirizminegönderme olarak okunabilir.

Klipte yapay hislerden(artificial emotions) ve yapay bir gerçeklikten(manufactured reality) bahsedilmesi aslında içinde  tüm karamsarlığa rağmen "dengede bir doğaya bağlılık", "yitirilmiş bir ev arayışı", "kurtuluş" gibi temaları barındırıyor. Tabii burada filme şöyle bir Lacancı eleştiri getirmek mümkün: Duygularımız ve arzularımız her zaman daha ilk baştan itibaren  zaten bir kurgu içinde şekillenmiyor mu?  Farklı bir Lacancı okumaya sahip Zizek'e göre gerçeklik her zaman  daha ilk baştan zaten bir kurgu içinde oluşmakta ve gerçeklikten kurguyu çıkarmamız halinde gerçeğe ulaşmak şöyle dursun gerçekliğin kendisini yitirmekteyizdir. Bu bağlamda kıta felsefesi, ampirizmin   tam da karşısına dikilmiştir.  Lacan'ın dediği gibi gerçek simgeleşmeye direnmekte, dilin alanına sokulamamakta, kelimeler kifayetsiz kalmakta ve gerçeğin kendisi tam da bu olasılıksızlık olarak konumlanmaktadır. Kıta felsefesi bilgeliğine göre gerçeğin eksikliğini ontolojik bir eksikliğe kadar götürmek mümkün ne de olsa.

Hafıza şeridi "memory lane" kaybettiğimiz bir "evi" bize hatıralarda olsun yeniden yaşatabilecek midir? Ünlü  Alman filozof Heidegger'e göre  insan dünyaya fırlatılmıştır. Bu bağlamda ev bir  kurgudur ve bu  tekinsiz bir durum yaratmaktadır. Kaygı duygusu bu tekinsiz  durumun, dünyaya fırlatılmış olmanın ve ölüme doğru varlıklar olmamızın  bir sonucudur. Böyle bakacak olursak İnal'ın  distopyası, (nükleer savaş sonrası yaşanan ekolojik felaket kısmını bir tarafa bırakacak olursak) aslında şuanda zaten yaşanmaktadır. "Seçilmiş kişi"," kurtuluşa ermek","eve geri dönmek", "doğru kasete ulaşmak" bunların hepsi birer fanteziden ibarettir ibaret olmasına ama bu ister istemez bizi "kurgunun olmadığı bir hayat  mümkün müdür?" sorusuyla baş başa bırakmaktadır.

Fantezilerimizi gerçek yapacağına inandığımız hafıza şeridi (memory lane)  kaçınılmaz olarak bize  Tarkovsky'nin  hayalleri ve fantezileri gerçek yapan bir bölgeye yolculuk  üzerine kurgulanmış filmi Zona(Stalker)'yı hatırlatmaktadır. İnal'ın bizi davet ettiği yolculuk  "doğa ana" "ev" “öze dönüş” gibi kurguların gerçek olarak kabulü  değil de en kötüyle yüzleşmek anlamında insanlık olarak ekolojik bir felakete doğru gittiğimizin sinyallerini veren bir  anlatı şeklinde  okunmalıdır. Ekolojik felaket üstüne ne kadar kurgu giydirirsek giydirelim  gerçeğin geri dönüşüdür.  Hasılı, "memory lane" bir kurgudur, "right tape" yoktur ve hiç var olmamıştır. Ancak her şeye rağmen biz dünyalılar kimsenin yurduna(No man's land) girerek daha iyi bir hayat için mücadele etmeliyiz. Bunu yaparken seçilmiş kişilere ya da ihtiyar heyetlerine bel bağlamamalıyız. Dahası,  müspet bir sonuç alacağımızın hiç bir garantisi olmamasına rağmen mücadeleye devam etmeliyiz. Bu bağlamda albümün geri kalanını dinlemek ve İnal'ın  bizi davet ettiği yolculuğa icabet etmek için sabırsızlanıyoruz.

 

KARAKÖY MONO

Söyleşi: Ozan Tezvaran

29.12.17

Elektronik, çağdaş klasik müzik, deneysel ve film müzikleri besteleyen, müzik çalışmalarını görsel ve konsept çalışmalarla destekleyerek algılar arası limitlere meydan okuyan bağımsız çalışmalara imza atan Kıbrıslı müzisyen İnal Bilsel ile gelecekten anlattığı hikayeleri ile sunduğu “Tales From The Future” seti ve 5 Ocak’ta yayınlayacağı yeni albümü “Paradise Lost” albümü hakkında konuştuk!

 

Audio-visual olarak yayımlanan, Tales From The Future seti ile başlamak istiyorum.Müzikle beraber görsellerin kullanımı gerçekten inanılmazdı. Seçtiğiniz görseller ve müziğin genel yapısını oluşturan atmosfer hakkında senden biraz bilgi almak istiyorum.

Daha çok 80’ler ve öncesini kapsayan, nostaljik görseller ağırlıklıydı diyebilirim. Sağ ve sol çatışmalarının  döneminden, propaganda filmlerinden, Şeker Kız Candy’ye kadar bir çok öge bulunduruyordu içinde. Tabii bu görsellerle beraber, seyirci bir yolculuğa çıkarılıyor. Bir dünyadan, başka bir dünyaya…

Peki, neden böyle bir dünya yaratma ihtiyacı duydun?

Benim için çok doğal bir döngünün parçası. Görsel alan, her zaman önem verdiğim bir şeydi. Resim çizerdim, çizgi roman yapardım… Bu şekilde büyüdüğüm için en azından benim için çok normal geliyor niçin böyle bir dünya kurduğum. Ama dışardan bakılınca, “Niye böyle bir şey?” sorusu sorulabilir. Yani şöyle düşündüm diye özetleyebilirim; görsel müziği, müzik görselleri destekleyerek bir döngü oluşacak.

Yeni yayımlanacak olan albümünüz, Paradise Lost’ta daha farklı bir temanız var. Nostaljiden daha çok “steampunk” gibi bir konsept oluşmuş diyebilir miyiz?

Steampunk denebilir …. Kıyamet sonrası bir görüntü aslında daha çok. Yani aslında yine, Tales From the Future’da yarattığım dünya içerisinde geçen bir konu üzerinde durdum diyebilirim. Teypler ve simülasyon olaylarının görsel dilini birazcık değiştirdim. Tales From The Future’ın görsel dili, eskiden yazılmış ucuz bilim kurgu kitaplarının kapaklarına ve işte o ucuz bilim kurgunun içeriğine gönderme yapan bir şeydi. Paradise Lost ile kıyamet sonrası bir dünya görüntüsüne benzer bir hal aldı. Aslında nostalji hep var. Kaçmak isteyip de kaçamadığım, ve sonuç olarak benimsediğim bir haldir o. Paradise Lost albümünün her bir kosesinde, her bir ayrıntısında nostalji var.

Tales From The Future ve Paradise Lost’u karşılaştırdığımız zaman, arasındaki işitsel olarak nasıl farklılıklar var? Kıyamet sonrası bir dünya temasıyla beraber sesler de sertleşiyor mu?

Şimdi gerçekten dağlar kadar fark var ses, müzik açısından, stil açısından. Bir kere gerçek enstrümanlar kullandım bu süreçte; gitarlar, davullar… Ardından elektronik enstrümanlarla beraber tekrar harmanladım. Tales From The Future daha çok elektronik bazlı bir şeydi. Ama, müziğimi daha önceden dinleyenler veya arkadaşlarım “Evet, bu İnal!” diyebiliyorlar. Demek ki bir yandan da olması gerektiği gibi bazı benzerlikler var.

Peki ya yeni albüm ne zaman yayımlanıyor?

Paradise Lost, Sony Müzik işbirliği ile beraber 5 Ocak’ta Apple Müzik üzerinden yayımlanıyor. 12 Ocak’tan itibaren ise uluslarası olarak yayımlanıyor.

 
 
 

HAVADİS KIBRIS

Söyleşi: Rahme Veziroğlu

24.05.16

 

İki yıl süresince gelişip, dönüşen “Tales from the Future” (Gelecekten Masallar) isimli, görsel ve işitsel canlı performanslarında yarattığı “kıyamet-sonrası” senaryo ile bugün yaşadıklarımız ve geçmişten getirdiklerimizle bizleri yumuşak bir zeminden yüzleştiren İnal Bilsel, yeni bestelerini “Paradise Lost” (Kayıp Cennet) isimli projesiyle 26 Nisan Salı akşamı saat 8:30’da, “bod-rum” isimli mekanda paylaşacak.


11 Hasane Ilgaz Sokak’ta, AB Bilgi Merkezi’nin alt katında yer alan “bod-rum”, yeraltı alanının etkinliğe göre dizayn edildiği değişken bir mekan… Müzik ve performans deneyiminin alışılmış kalıplarına bir alternatif sunmayı da amaçlayan proje, İnal Bilsel’in ‘Royal Holloway, University of London’da devam ettirdiği doktora tezinin de bir parçası olma özelliği taşıyor.
Etkinlik öncesi İnal’la yaşamı gördüğü farklı mercekler ve yaratım süreçleriyle ilgili samimi bir röportaj yaptık.

Çocukluğunla şimdiki sen arasında nasıl bir bağ var?
Çocukluktan bugüne insanların hep dönüm noktaları vardır ya, o karar anları, o noktalara dönüp baktığımda karar verdiğim, gitmeyi seçtiğim yönlere dair hep bir pattern olduğunu keşfettim. Bunların hepsinin anlamlı bir bütün oluşturduğunu gördüm.

Peki bu dönüm noktaları arasından kendi kişisel hikayen içinde en net kırılmaları yaratanlar var mı?
Üniversiteye girişlerde tercihler var ya, mesela ben sadece müzik yazdım. Üç tercih vardı, diğer ikisini boş bıraktım. Doktoraya ilk başlayacağımda tek bir üniversiteye başvurdum, çünkü sadece onu isterdim. Normalde napar insanlar, bir sürü başvuru yapar ve kazandıkları arasında tercih yapar. Seçim aşamaları benim için hep kolay olmuştur. Kararsız olduğum anlar da olur tabi ama çoğu zaman çok net görürüm yolları.

Bir sürü farkındalıkla sosyal olmak zor bir koşul olabilir. Yani bu anlamda nasıl tanımlayabilin insanlarla olan ilişkini?
Farklı bir yerden girecem ama sonuç olarak oraya bağlayacağım. Sen bilin heralde, çok fazla bilim-kurgu yazıları, görselleri kullanırım. 
En sevdiğim yazarlardan biri Philip K. Dick’tir. Sosyolojiyi bilim-kurgu kılıfından geçirerek yazar. Uzay gemilerini ya da teknolojiyi anlatmak yerine, sizi bir çağa götürür ve o çağda, o dünyadaki insanlar nasıl davranır noktasından yazar herşeyi. Ben da, düşüncelerimde onunla birçok paralellik gördüğüm için, birçok kitabını okudum.
Üzerimde çok etkisi oldu. Doğrudur, bayağı gözlemci biriyim. Küçüklüğümden beri gözlemci oldum, hiç katılımcı veya önde duran, haykıran biri olmadım, geride durup inceleyen, ortamı absorbe eden bir karakter oldum. Dışardan da hep öyle pasif göründüm. Sanki da fikri olmayan biri gibi. Ama var. Sadece, fikirlerimi çok yüksek sesle, çok açık şekilde söylemeyi seven biri değilim. Gizleyerek söylemeyi, farklı bir şekilde, başka bir kılıfa sokup söylemeyi tercih ederim her zaman. Bilim-kurguyu da bulunca, hah tamam dedim, bana hitap eden bana güzel gelen bir ifade şekli. Böyle olunca da ona yönlendim.

Peki bu bilim-kurgu dünyası, karamsar bir dünya mıdır, iyimser midir? Senin müziğinde ben o iyimserliği hissederim, umut veren bir hissiyat var. Performanslarında da herkesin o hissi paylaştığını gözlemlerim, birbirine tanısa tanımasa gülümseyen dokunan insanlar, hep birlikte senin oluşturduğun dünyaya topluca katılma hali var. Bunun esin kaynağı nereden gelir?
Post-apocalyptic (kıyamet-sonrası) bir dünya düşün. Herşeyin yok olduğu, insanların hayata tutunmaya çalıştığı. Savaş olabilir, bir nedenden, önemli değil o nokta. Hayali bir şirket oluşturdum. “Sim-tape”…
O şirket insanlara kaçış sunar. Onun özel bir cihazı var. O cihazı satın alın ve kaset satın alın. Her bir kaset, sana dünyanın güzel olduğu bir dönemden bir deneyim yaşattırır. Bunun içine giren ve bilinçdışı bir halde, hayal görme haline giren ve sana hafıza eklenir. 
Gerçekten bunu yaşamışsın gibi hisseden. Mesela “First Date” diye bir parça var, onda biriyle ilk romantik buluşma hatırası var. O deneyimi, o duyguları yaşan. Ve aslında nedir, işte kötü olan birşeyin içinde pozitif bir deneyim yaşamaya çalışın. Dış dünya yok denecek haldedir ama sen orada başka bir çaren olmadığı için bu şirkete gidip, bu kaseti alarak bu deneyimi yaşan. O yüzden iyimser yanı böyle bir noktadandır.

“Tales from the future”da (Gelecekten Masallar) yarattığın bu gerçeklik artık bitti?
“Tales from the Future” iki senelik süre içinde gelişti, dönüştü, şekillendi ve gitgide bu anlattığım dünya haline geldi. Şimdi ise sıfırdan yeni bir müzik seyahatine girdim. Ama yine bu bahsettiğimiz dünyada olacak olan bir şeydir. Çok da uzak değil ondan. Bu şey gibi, bir yazar bir dünya yaratır ve bir seri kitapta bunu anlatır. Konu, karakterler farklı da olsa o dünyanın içinde geçer. “Paradise Lost”da (Kayıp Cennet) da, gene aynı şirket bu sefer sana çocukluğunu tekrar yaşamayı veya bazı anılarını tekrardan canlandırmanı, anımsamanı sağlar.

Daha kişiselleşmiş bir noktadayız bu sefer?
Evet, aynen öyle. O yüzden müziği de biraz daha melodik, daha romantik gibi, daha naïf, daha masum yapmaya çalıştım.

 

Sence, topluma daha genel olarak baktığında, çocukluktan yetişkinliğe geçişte neler kaybolur? Yani daha masum, daha naïf dedin.. Bunları kaybederiz sanki, ne olur o geçiş aşamalarında, ne gelir başımıza? Sen bundan kendini nasıl korun, koruyabilirsen? Bilim-kurgu var,başka yöntemlerin da var mı?
Hayal gücü… En önemli nokta o galiba. Bu soruyu da başka bir noktadan girip öyle cevaplayım. “Paradise Lost” isminden alayım. Zaten isim de kayıptan bahseder. Paradise(cennet) da herkes için farklı anlam ifade eder. Kimisinin aklına yeşillikler, kimisinin aklına palmiye ağaçlı plajlar gelir vesaire. Orada ne olursa olsun bir dokunulmamışlık var. İnsanın kirletmediği bir dünya. Çok yere çekilebilir “Paradise” nedir, nasıl bir yerdir, kimse bilmez sadece onu hayal edebilir. İlk başta “Innocence Lost” (kayıp masumiyet) diye düşündüm ama paradise’ın çokyönlülüğü, çok katmanlı olması, kişiselliği daha anlamlı geldi bana. Neyi kaybederik büyürken? Hayal gücünü gitgide kaybederik bence. Gitgide herşey odaklanır. Küçük bir çocuğun hayal gücü büyüdükçe, daralır, daralır ve kendimizin yarattığı bir realite olur ve sanki onun dışında hiçbir şey yokmuş gibi gelir. Çok dar bir yerdir o bence. Hayal gücünün kaybolması çok tehlikeli.

 

Kopukluk… Benim aklım sürekli dönüp dönüp umut noktasına gider, umut kaynaklarına, herkesten çıkabilecek umut noktaları… onu bulmakta çok zorlanırık şimdi, çünkü çok az insan hayal etmeye devam edebilir bu şartlarda, belki biraz da o açıdan tehlikeli. Peki senin kişisel olarak bu noktada çocukluğuna yönelmenin nedeni nedir?
Üç-dört ay önce Londra’daydım. Bir arayış içindeydim. O zamanlarda da galiba biraz usandıydım, o çocukluğa gidip gelmeler fazla mı geldiydi, birşeylerin cevabını orada aramalar, öyle bir durumdaydım. Bazı şeylerin artık kopmasını istedim. Sürekli aklımın oralara gitmesini, oraları düşünmekten yorulduğum ya da istemediğimden belki. Bunları unutmak ya da bastırmak yerine, üstüne gideyim, bununla ilgili birşey yaratayım dedim ve belki böyle bir kopuş olur.

Ürkütücü bir faktör var galiba bu sette? Daha dinlemedim ama duyduklarımdan öyle bir izlenim aldım. Çocukluğumuzun da büyük bir gerçekliğidir galiba bu, herşey çok yenidir, bağ kuramayız, anlayamayız. Bir sürü korku faktörcükleri var. Tabi bilim kurgu da da olagelen bir faktördür galiba.
Bak bu şey korkunç değil mi sence? Cihazın içindesin ve küçüklüğünü yaşan ama aslında yaşaman. Bu olduğu gibi korkunç birşey zaten. Onu yakalamaya çalışırım. Bu güzel bir şey ama bir taraftan da hiç değil.

Müzikte şimdi biraz daha romantik, daha naïf şeyler de var dedin. İsmine baktığımızda da kayıptan bahseder. Kaybedilen şeyleri geri kazanma yolları olduğuna inanırmısın? Bunu sosyolojik bir soru olarak alabilin istersan.
Çok derinlerde bir Kıbrıs var burada. Sadece benim çocukluğum değil, sonuçta çocukluğum Kıbrıs’ta geçti. Buradaki realitede yaşadım. O yüzden o bahsettiğim belgeseli aradıydım, Kıbrıs’la bir bağlantılandırmak istedim bazı şeyleri.
Değişen değerler, kaybolan değerler, birşeyler kaybolurken başka şeyler ortaya çıkar tabi iyi mi kötü mü tartışılır. Ama mesela insan ilişkileri dedik, çok değişti, benim için o bir kayıptır mesela. O aidiyet, beraberlik hissi kayboldu. Bizim dönemimizde belki da başladıydı bu, bizden öncekilerden da bayağı bir fark var. Gitgide yok oldu. Doğa da aynı şekilde. Evimin karşısında dağları görürüm, gitgide yok olur. Yani ismin anlamında tabi ki bunların da etkisi var, sadece hayal gücümüzün değil bu değerlerin da bir yandan kaybolması. Tabi tartışılabilir. Kaybolmak ne demek? Bir şey kaybolurken başka bir şey ortaya çıkar. Form değiştirir heralde ama… işte insan hali heralde nostalji, eskiye olan bir bağ. Şahsi fikrim kayboldukları üzerindendir. Kendi üretimimizin de kayboluşu var mesela. Benim için çok motive edici bir faktördür üretmek. Bu koşullarda özellikle daha motive edicidir galiba. Hiçbir zaman Kıbrıs adına Kıbrıs için birşey üretme motivasyonum olmadı, evrensellik daha ön plandadır benim için. Sadece deneyimlerimi, yaşadığım dünyayı anlayıp, anlatmaya çalışırım. Anlatma değil de oradan beslenirim diyeyim.

Peki performanslarında neden bu değişik sunuş biçimlerini tercih eden?
Küçüklüğümden beri en sevdiğim şey, resim çizmekti, karakterler yaratmak, kendi çizgi romanlarımı yapmaktı. Sanırım o görsel yan hep kaldı bende. Müziğe başlayınca da, eğitimini alıp müzisyen olma yoluna gidince da, o da benimle hep bir yerlerde kaldı. Kimi insan için müzik tek başına kendi derdini anlatan birşeydir. Bana yetmez diyeyim. Bazılarına öyle olabilir, tamam, güzel. Ben isterim onun altını daha da doldurayım, doldurduktan sonra görsellerle sunayım. Konsere gelenlere bir dünya yaratıp, onları o dünyanın içine almayı isterim. Bu sadece müzik dinleme ile değil, bir deneyim yaşamak. Deneyim benim çok hoşuma giden bir kelimedir. Bir deneyim yaratmak isterim. Eski performanslarımda bu görsel yanı, projektörler, televizyonlarla sağlamaya çalıştım. Her bir parçanın ayrı bir sim-tape olduğundan bahsettim ya, doğal olarak her birinin da ayrı bir konusu oldu, onlar için da kolay oldu aslında görsel seçmek.

Neden mesela 1950lerden görüntüler kullandın daha çok? Tarihsel açıdan bakınca işte 2. Dünya Savaşı sonrası bir dönem, tüketimin, güzel hayat reklamlarının tavan yaptığı iyimser gibi görülen bir dönem. Senin için nedir o dönemin özelliği kullandığın görsellerde?
Evet 2. Dünya Savaşı sonrası bir optimizm başladı ama hemen sonrasında da soğuk savaş vardı hatırlarsan, paranoyalar, Sovyet Rusya-Amerika arası nükleer savaş başlıyor mu başlamıyor mu.. O ilgimi çeken bir dönemdir. Kıyamet-sonrası dedik ya. O dünyayı şöyle yarattım, alternatif tarih diye bir tür var işte “tarihte şöyle olsaydı ne olurdu” gibi.. ona benzer bir tür kullanarak, soğuk savaş dönemini bizim şimdi bildiğimiz gibi değil de nükleer savaşın çıktığı bir senaryo gibi anlattım. Bu senaryoda insanların aklında, geriye kalan bilgi da, o savaşın hemen öncesinden kalanlar olacaktı. Geriye dönüp da hatırlayabilecekleri en son dönem, Amerika’nın tam o “Amerikan Rüyası” üzerinden optimizm patlaması yarattığı dönem. Evin olsun, robot hizmetçin olsun, performanstaki videolarda da var, hesapta olacaktı robot yardımcılar falan…

Evet. Salı gecesi Paradise Lost’u “bod-rum’da sunuyorsun. Neden bod-rumda?
İnal: Gene deneyime bağlayım. Çok fazla alternatifin olmadığı bir ülkede yaşarık. Dışarıya müzik dinlemeye gittiğinde, ne var, bar var, genelde gruplar çalar, çok çeşitli seçeneğimiz yok müzik adına da, farklı mekan adına da. Buna alternatif getirmek istedim. Müzik dinleme yeri, sadece insanların içki içip, sarhoş olup bağıra bağıra konuştuğu bir yer olmak zorunda değil. Ne bileyim.. müzik mi dinlemeye giderler yoksa, bağıra bağıra konuşmaya mı giderler bunun belli olmadığı bir yerde yaşarık. Mesela geçenlerde bir barda güzel bir müzik vardı, caz müziği, böyle hafif yani ses olarak düşük ama insanlar içeride bağıra bağıra konuşur. Bunlar tabi güzel şeyler değil. Düşündürücü yani, gidip müzik için para verin ve arkadaşlarınla konuşun.

Sürekli tekrarlanan, aynı giden birşey var değil? Yani öğle yemeğine giden arkadaşlarınla konuşun, akşam müzik dinlemeye giden gene arkadaşınla konuşun. Şeyle alakası var mı sence? Bu comfort zone (güvenli alan) meselesiyle, burada çok aşırı yüklü bir etkisi var insanlar üzerinde. İnsanların oradan çıkmamak için bir davranış tekrarına girmesi, bir korku yani. Yeni deneyimlere açık olmama gibi… Senin sunduğun benim kendi deneyimimden söyleyeyim, insanlara o güvenli alandan dışarıya doğru yumuşak bir geçiş yaratır. Her şey da hazır. Bak işte buraya bakabilin ya da istersen burada da oturup odaklanabilin gibi..
Evet, bir anda da öyle klasik müzik konseri gibi yapmak istemedim. İşte susun oturun, sadece dinleyin değil. Bod-rum’da öyle bir düzen yapacayık ki, müziğe en yakın bölümlerde oturulabilinsin. Konsantre olmak isteyenler olabilsin. Daha geride olmak isteyenler da daha geride durup, tercihen daha kısık sesle konuşup, gene da yaratılan ortamın bir parçası olabilsinler. Evet, yumuşak bir geçiş. Tabi umarım telefonlar da çok olmaz. Çünkü müziğin sesini çok yüksek tutmayı istemem. Konforlu bir seviyede olsun, parti yüksekliğinde olmasın. Çünkü insanlardan yaklaşık iki saatlik bir performansa konsantre olmalarını talep ediyorsan, ses seviyesinin yüksek olması yorucu olabilir. Dans, parti ve alkol olduğunda tamamdır, o moddasındır ama konsantre olacağın bir şeyse yüksek ses yorar.

 

 

AVANT GARDE

Paris Dimitriadis 

28.06.17

O τουρκοκυπριακής καταγωγής Inal Bilsen γεννήθηκε στη βόρεια πλευρά της Λευκωσίας και σπούδασε μουσική στο Eastern Mediterranean University στην Αμμόχωστο. Έζησε έξι χρόνια στο Λονδίνο, απ’ όπου συνέχισε τις μεταπτυχιακές του σπουδές, έγραψε μουσική για μεγάλες ορχήστρες και συμμετείχε σ’ αυτήν τη London Symphony Orchestra, απ’ όπου βραβεύτηκε κιόλας.

Με εμβριθή παιδεία στην κλασική μουσική, σήμερα πειραματίζεται αρκετά με ηλεκτρονικούς ήχους. Πάρα πολύ μου άρεσαν και τα visuals που φτιάχνει, για παράδειγμα, κοίτα:

Δες κι άλλα μαζεμένα σ’ αυτόν εδώ τον προσωπικό του ιστότοπο.

Από το Λονδίνο κυκλοφόρησε το πρώτο του άλμπουμ με ονομασία «A New Beginning». «Ήταν ένα υβρίδιο από ακουστικά όργανα μαζί με ηλεκτρονικά. Μια ιδιότυπη μείξη από ηλεκτρονική, ροκ και ambient μουσική».

Αυτήν την εποχή, ολοκληρώνει το δεύτερο του άλμπουμ. «Αν και έντονη είναι η χρήση των συνθεσάιζερς δεν θα έλεγα πως είναι καθαρόαιμη ηλεκτρονική μουσική, είμαι επηρεασμένος και από άλλα είδη και τα συνδυάζω».

Κάπου εδώ σκέφτομαι μεγαλόφωνα πως με αρκετούς μουσικούς που συμβαίνει κατά καιρούς να μιλώ, όλοι μου λένε πως «δεν τους αρέσει να καπελώνουν τη μουσική τους». Το ταμπέλωμα βοηθά το μάρκετινγκ, συμπληρώνει αυθόρμητα ο Ινάλ.

Στη Φάρμα ο Ινάλ θα παρουσιάσει προβολές με βίντεο, γραφικά και μουσική που συνδέονται μεταξύ τους. «Υπάρχει ένα κοινό στόρι πίσω απ’ όλα αυτά. Στην ηχογραφημένη μουσική που θα φέρω μαζί μου θα προσθέτω διάφορα συνθεσάιζερς που θα παίζω εκείνη την ώρα live. Αν και δεν το χρησιμοποιώ ως το stage όνομά μου, αυτό γίνεται στο πλαίσιο ενός γενικότερου μου πρότζεκτ που το έχω ονομάσει «Tales of the Future» και συμπεριλαμβάνει μουσικές μου συνθέσεις και

Ως άνθρωπος, μου λέει, είμαι λίγο νοσταλγικός γι’ αυτό μου αρέσει να αναμειγνύω σύγχρονους με vintage ήχους. Κάνω αρκετή χρήση του sci fi στοιχείου ως ένα μέσο να επικοινωνήσω τη σημερινή εποχή. Επίσης, αν και δεν είναι κάτι που γίνεται εύκολα αντιληπτό, οι θεματικές που αναπτύσσει η δουλειά μου με τον έναν ή τον άλλο τρόπο συνδέονται και με την Κύπρο.

θέλω να περάσω το υπόλοιπο της ζωής μου και να πεθάνω εδώ, κι αυτό παρόλο που ειδικά στη βόρεια πλευρά της Κύπρου είναι αρκετά δύσκολα τα πράγματα για τη δουλειά που κάνω

Ο Ινάλ δεν έχει παίξει στη Φάρμα ξανά, το κονέ με τον Αργύρη έγινε σ’ ένα φεστιβάλ που είχε γίνει στη Λευκωσία τον χειμώνα, το Buffer Fringe Festival . «Για να είμαι ειλικρινής, δεν γνωρίζω πάρα πολλά πράγματα για τη νότια πλευρά. Βόρεια πάντως νιώθω πως δεν υπάρχουν πολλοί άνθρωποι που δημιουργούν τη δική τους μουσική, οι περισσότεροι παίζουν cover music. Είναι ελάχιστοι οι μουσικοί που παράγουν δικό τους έργο και συνήθως αυτοί αποφεύγουν να το μοιραστούν δημόσια. Κι αυτό γιατί το κοινό προτιμά εμπορική μουσική και διασκέδαση». Κάτι που δική μας πλευρά, σκέφτομαι ξανά μεγαλόφωνα, δεν ισχύει πια τόσο πολύ, αφού η κοινωνία μας έχει ευτυχώς γίνει πολύ πιο ανομοιόμορφη συγκριτικά τουλάχιστον με παλαιότερα.

«Οι θεσμοί και η επικρατούσα κουλτούρα στον βορρά με απογοητεύει. Υπάρχουν πάρα πολλοί καλοί μουσικοί και δεν μπορώ να καταλάβω γιατί δεν θέλουν να σπρώξουν τα πράγματα προς τη δημιουργία μιας τοπικής μουσικής παραγωγής. Αυτό ίσως να είναι επειδή φοβούνται πως θα κάνουν μια συναυλία και ο κόσμος δεν θα ανταποκριθεί».

Αναρωτιέμαι αν έχει τάσεις φυγής από το νησί. «Παρόλο που όταν τελείωνα το πανεπιστήμιο, έλεγα πως δεν θα επέστρεφα ποτέ πίσω, τώρα λέω πως θέλω να περάσω το υπόλοιπο της ζωής μου και να πεθάνω εδώ. Κι αυτό παρόλο που ειδικά στη βόρεια πλευρά της Κύπρου είναι αρκετά δύσκολα τα πράγματα για τη δουλειά που κάνω» απαντά.

Δημιουργούν πράγματα μαζί οι μουσικοί από τις δύο πλευρές, τον ρωτώ. «Η τζαζ κοινότητα είναι η πιο δραστήρια, αυτοί κάνουν πράγματα μαζί» μου λέει αυθόρμητα.

Αφού πλησιάζει η ώρα για να φύγει ο Ινάλ, μιας και όπως μας λέει, μόλις πριν λίγες μέρες έγινε πατέρας και εύλογες, ειλημμένες υποχρεώσεις τον καλούν να επιστρέψει γρήγορα σπίτι, κάνουμε μια βιαστική κουβέντα και για το PhD του, αφού η αλληλεπίδραση της μουσικής με την εικόνα δεν είναι κάτι που ο αληθινά πολυτάλαντος και ευφυής τύπος εξασκεί μόνο στην πράξη αλλά και το θέμα που ερευνά στο πλαίσιο διδακτορικού που κάνει αυτήν την περίοδο σε συνεργασία με το Royal Holloway στο Λονδίνο.

 

NORTH CYPRUS

Tağmaç Çankaya

19.08.16

 

Elektronik müzik Kıbrıs’ta yavaş yavaş daha fazla anılan bir tür haline geldi. Bu müzik türü kendi içinde de alt kategorilere ayrılıyor, kendi müziğini bu başlığın altında nereye yerleştirdiğini İnal Bilsel’e soruyoruz…

 

İnal Bilsel, hakkında birçok haber yapılmış, üretken bir müzik insanı. Bugüne kadar insanların onu kendi sınırlı müzik bilgileri içinde bir yerlere koyma çabaları içinde bir çok ‘deneme’ye şahit olmuş. Kendi müziğini kendi üretmekle yetinmemiş, her albümünü ve her performansını tam anlamıyla ‘çoklu boyut’ içeren kurgulara dönüştürebilmiş. İnal, tematik sunumlarla dinleyicisine çok hisli bir deneyim sağlayan değerli bir üretim insanı. İşte bundandır ki her performansı için hazırladığı görsel ve işitsel yolculukları, şarkı sözleri ile de birleştirerek bir karmaşadan geçirip onları harmoniye dönüştürmesi, onu övgüye değer bir sanatçı yapmış durumda.

Kendisine yaptığı işin DJ’likten farkını sorduğumuzda “Evet yaptığım performanslar DJ’lik de içeriyor ve DJ olmanın hiç bir kötü yani yok lakin yaptığım şey bundan ibaret değil” diye cevaplıyor. Kullandığı görsellerdeki grafik tasarıma ve videolarına varana kadar nerdeyse her şeyi kendi hazırlayan Bilsel, Londra’da müzik eğitimini tamamladıktan sonra uzun yıllar Londra’da yaşamış. Ama hayatıyla ilgili yeni bir karar vermesi gerektiğinde, ülkesine dönmeyi seçmiş. Bu seçimi nasıl yaptığını şöyle anlatıyor: “Derdim kendi müziğimi ve kurgularımı üretmekti ve elektronik müzik konusunda internet sayesinde, dünyanın herhangi bir yerinde üretim yapabileceğimi fark ettim. Hem ailemin ve arkadaşlarımın olduğu yer hem de iklimine bakarak ve elbette istediğim üretimi yaptıktan sonra bile yine de zaman olarak zengin olabileceğim ülkeme dönmeye karar verdim.”

 

Şu anda yaşamını Kuzey Kıbrıs’ta sürdüren İnal, sık sık konserler veriyor ve arda kalan zamanında da yine Londra’da Royal Holloway Üniversitesinde müzik doktorası yapıyor.  Müziğe yaklaşımı ve müzik algısı hakkında konuşuyoruz Bilsel’le. Verdiği örnek çok ilginç: “Dinleyicilerimin, benim müziğimi dinlerken yada sahne performansımı izlerken, aynen eski gazete eklerinde çıkan ‘şaşı bak, şaşır’ görselleri gibi hem görsel hem de işitsel olarak odaklandıkça değişen boyutları deneyimlemelerini istiyorum”. Yaptığı her şeyin bu ülkenin insanları tarafından anlaşılması gerekliliği gibi yapay bir şeye hapsolmadan; kendi tarzıyla, çok yönlü ve boyutlu üretim yapmanın tadına vardığını dile getiren İnal, Kıbrıs’ta yaşamanın ve üretimi sürdürebilmenin formülünü kendi adına böyle bulduğunu ifade ediyor. İnal, son günlerde yeni albümü, 22 şarkılık “Paradise Lost ”un stüdyo kayıtları ile uğraştıklarını ve çok yakında müziğinin dinleyicileriyle buluşacağını da belirtiyor. “Label şirketleri ile anlaşamazsam, onu da gerekirse kendim yaparım” diyen İnal, insanın yaptığı şeye karşı olan sorumluluğunun, başkalarının oluruna bırakılmaması gerekliliği hakkında çok güzel yaşayan örnek teşkil ediyor. 

 


 

 
 

HAVADİS KIBRIS

07.01.12

Bize biraz kendini tanıtır mısın? Müziğe nasıl başladın?
1983 tarihinde lefkosada dogdum. Müziğe ailemin teşviki üzerine küçük yaşlarda gitar dersleri alarak başladım. Lise yıllarında arkadaşlarımla birlikte kurduğumuz müzik grubu sayesinde beste yapıp bunları dinleyicilere sunmanın zevkini tattıktan sonra ileride müziğin ve beste yapmanın hayatımın büyük bir kısmını dolduracağından emindim. Üniversite eğitimime Doğu Akdeniz Üniversitesi Müzik Bölümü'nde kompozisyon dalına girerek başladım. Miroslav Spasov ile DAÜ'de sürdürdüğüm çalışmalarımı bitirip mezun olduktan sonra İngiltere'nin Surrey kentinde bulunan Royal Holloway, University of London'da master eğitimine başladım. Bu okulda okuduğum süre içinde yazdığım parçaların büyük bir çoğunluğu Kıbrıs folk müziğini kendi bestelerime katmak ve klasik müzik adı altında, folk ezgileriyle daha çağdaş bir şeyler üretmekten ibaretti. Yine bu süre içinde orkestra için yazdığım Nilay's Dream'le Amerika'da katıldığım bir yarışmada birincilik aldım. Bu yarışmanın ödülü olarak eserim Londra Senfoni Orkestrası tarafından seslendirilip dünyaca ünlü Abbey Road stüdyolarında kaydedildi.

 

Master eğitimimi tamamladıktan sonra Londra'ya taşındım ve klasik müzik tarzında yazdığım bestelere ara verip elektronik müziğe ilgi duymaya başladım. Bu yeni keşfettiğim dalda kendimi bir süre geliştirdikten sonra bilgisayar ve çeşitli klavyeler kullanarak yeni ve daha önce yapmadığım tarzda besteler yapmaya başladım. Bu çalışmalarımı daha sonra daha büyük bir projeye çevirip albüm yapmaya karar verdim. O dönemlerde Londra'da yaşamakta olan arkadaşım Emre Yazgın'ın yardımları ve katkılarıyla albümü 2009 yılında bitirdik. 'A New Beginning' diye adlandırdığım albüm enstrümental olup, o dönemlerde ilgi duyduğum bazı konseptler üzerine kurulmuştur.

Şu anda bu albüm Amazon ve iTunes gibi bilinen internet sitelerinde satışa sunulmuştur. Albümü bitirir bitirmez Londra'da King's College'de kompozisyon dalında doktora yapmaya başladım. Geçtiğimiz yaz altı seneden beridir ikamet ettiğim Londra’dan ayrılıp Kıbrıs’a döndüm.

Müzik yapmak yetenek midir yoksa eğitim alınması da gerekir mi?

Eğitimin, sanatçının fikirlerini kolayca icra edebilmesi için mutlak bir araç olduğunu düşünüyorum. Yetenek veya benim tercih ettiğim tanımla, herhangi bir müzik dalındaki yatkınlık sadece bir yere kadar yeterli olur.

Bence müzik yapmak sadece bu ikisiyle de sınırlı değil aslında. Yatkınlığı bir temel olarak görebiliriz, eğitim ise sadece bir başlangıç. Başarılı bir müzisyen sürekli kendini ilgi duyduğu diğer sanat dallarından da besler. Kendi dalında dünyada olan gelişimlerden haberdardır ki kendi ürettiklerine de yansır zaten bu. Kendini müzik eğitimi yanında diğer kültürel alanlarda da geliştirir. Tüm bunları, ve deneyimini ürettiği müziğe ister istemez yansıtır ve o yüzden başarır, ürettikleri beğenilir, belki biraz da şanslıysa doğru zamanda doğru yerde bulunur ve tarihte küçük bir iz bırakır. Bu benim müzisyen tanımım, farklı yolları seçenler de vardır müzikte, ki bazılarında ne eğitime ne de yeteneğe pek ihtiyaç yoktur.

Adamızdaki müzik yapan gençler hakkında neler düşünüyorsun?

Birçok değerli müzisyenin ve gurubun artık yavaş yavaş kendi bestelerini üreterek dinleyicilere sunmaları beni çok mutlu ediyor ve adamızdaki müziğin bu yöndeki gelişimi bana umut veriyor. Üretilen müziğin sadece canlı performanslarla sınırlı kalmaması, son yıllarda profesyonelce kaydedilip daha büyük kitlelere ulaşabilmesini de sağlayan olanakların artması ise yine harika bir ilerleme. Belirli bir deneyime ulaşan genç müzisyenlerimizin git gide artan müzik dershanelerinde verdikleri eğitim ise daha sonraki nesillerin hızlı bir şekilde gelişimi için çok güzel bir zemin hazırlamıştır. Kıbrıs’daki bu zor dönemlerimizde müzik adına gençlere sunulan ve daha önce bu denli bulunmayan bu imkanların artık var olması bence umut verici.

Bu aralar neler yapıyorsun?

Kıbrıs’a döndükten sonra DAÜ'de müzik bölümü, müzik öğretmenliği bölümü ve ReChord stüdyolarında çeşitli konularda dersler vermeye başladım. Bunların yanında vakit buldukça ikinci albümüm üzerinde çalışıyorum ve zaman zaman bazı canlı performanslarda Gommalar ve Gommalar Galactica guruplarında klavyelerde yer alıyorum.

Hedeflerin neler?

Bu aralar beni en çok heyecanlandıran hedefim, üzerinde uğraştığım ikinci albümümü bitirebilmek. Bir önceki albümümün aksine, Kıbrıs’a dönmüş olmam adamızdaki birçok değerli müzisyenle birlikte çalışabilmem anlamına geliyor ve bu da beni çok heyecanlandırıyor. Daha uzun vadedeki hedefim kendimi müzik adına geliştirmeye devam ederek adadaki müziğin gelişiminde gerek eğitimde gerek üretimde katkıda bulunmak.

Sence müzik adına adamızda eksik olan şey nedir? Neler yapılması gerekir?

Açıkçası bu konudaki görüşüm, son yıllarda Kıbrıs'ta müzik adına olan olumlu gelişimler eksikliklerimizin hızlı bir şekilde giderildiği yönünde. Örneğin, az önce değindiğim kendi müziğini üretmeye başlayan gurupların dışında, dikkatimi çeken diğer unsurlardan bazıları organizasyon ve menejerlik şirketlerinin söz konusu guruplara büyük bir kolaylık sağladığıdır.

Kıbrıs gibi küçük ve tanınmamış bir ülkeden, yapılan müziği dünyaya duyurmanın çok güç olduğu dönemi de günümüzde internet sayesinde geride bırakmış durumdayız. Bu olanakların farkında olan müzisyenlerin çeşitli sponsorluklarla gün geçtikce daha büyük projelere imza attıkları da göz ardı edilemeycek bir gerçektir. Fakat beni üzen tek şey, altı tane üniversitesi olan bir ülkede sadece birinde müzik bölümünün kurulması ve bu bölümün de kısa bir sürede kapatılmasıdır. Bu bölümün mezun ettiği pek çok müzisyen yurt dışında ve Kıbrıs'ta çok güzel başarılar elde etti ve etmeye de devam ediyor. Malesef böyle bir eğitim dalına adamızda pek ihtiyaç olmadığına inananlarımız var ki ülkenin bize bu dalda sunamadığı mesleki alanları düşünürsek onları haksız çıkartabilmek başlı başına ayrı bir konu olurdu.